Category: ŞİİR-ÖYKÜ-EDEBİYAT YAZILARI


KSEVGI~1

EN MASUM DÜŞLER

******

Güzel düşler görülür

Ölüm uykusunda soğuğun…

Ekmek kokulu bir fırın,

Sıcak bir yuva,

Bir güvenli dost belki

Koynunda soluduğun…

Bu kadarcık bir düş işte,

Uyandırmazsa seni bir sevgili el;

“Ölmüş mü” acaba diye

Bir kürekle dürtülmektir sonun…

8.1.2013

Timur Ugan

UFUKBAYRAKTAR2

DAPHNE VE APOLLON’UN HİKAYESİ

Mitolojiye göre bir gün Apollon Thessalia’da (Harbiye-Antakya) kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık olmuştu.

Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi.

Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu.

Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi,ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı.

Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.

“Ey toprakana beni ört beni sakla, kurtar”

Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti.

Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.

Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı.

O günden sonra Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu.

Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.

Ne çocuklarımızı koruyabiliyoruz soğuktan, ne kuşları / Oysa sevgisini de ekmeğini de paylaşabilmeli insan /

Çaresiz de olsa düşününce buluyor bir yol / Gerçekten insan olan

BANA SEVGİ

——————

İnanç yavrum ve sevgi

Ve vermek tutkusu

Paramparça etse yüreğimi acılar

Tükenecek gibi değil bende.

Sen de yaşat beni

Kuşlara yem, çiçeklere su

Bana sevgi vermeyi

Sakın unutma.

Timur Ugan

Haber Ve fotoğrafları ileten sayın Sema Mandev’ e teşekkür ediyorum. Kendi Notunu da yayınlıyorum izniyle…

Ekteki resimler bir kapıcının nekadar kocaman yüreği olduğunu kanıtlıyor.
Kapcımız İsmail,dünki yoğun kar yağışında ve fırtınada marketten kendi parasıyla aldığı ekmekleri kurumuş olan ağaç dallarına,kuşların yemesi için asıyordu.Bu manzarayı görebilmenizi çok isterdim,ağlayarak onu izledim ve camı açarak avazım çıktığı kadar,en zengin insandan daha zenginsin sen İsmail diye bağırmışım.
Bu haber yapılarak Hürriyet gazetesi 18,02,2008 tarihinde yayınlandı.
İsmail bir tanesi sipastik özürlü olmak üzere üç çocuk babasıdır.Kıtkanaat yönetimin verdiği asgari ücret ve bahşişlerle geçimini sağlayan birisi.Hayatında konuşma ve yüreme engelli Meryem lerinin dışında,kuşlarada emek harcayan ve yüreklerini açan bu aileye huzurunuzda teşekkür ediyorum.

SEMA MANDEV

BU BU GÜN MAİL ADRESİME GELDİ VE SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.YÜREĞİ KOCAMAN OLAN BU İSMAİL BEYİ BENDE ALKIŞLIYORUM.

 

http://www.timurca.com/

e

MASAL

NAZIM UYUKLADIĞIMI SANIYORDU

Ben kim miydim ?
Nazım ile beraber
su başında uyuyan kediydim..
Gelin geçmişe gidelim
martın yedisi
yıl bin dokuz yüz elli sekiz
Varşova Şvider’deyiz ;
Su başında duruyorlardı
Çınar’la Nazım
Suda suretleri çıkıyordu
Çınar’la Nazım’ın
suyun şavkı vuruyordu onlara
Çınar’la Nazım’a
Su başında duruyorduk
Çınar Nazım bir de ben
suda suretimiz çıkıyordu
Çınar’ın Nazım’ın bir de benim
suyun şavkı vuruyordu bize
Çınar’a Nazım’a bir de bana
Su başında duruyorduk
çınar Nazım ben bir de güneş
suda suretimiz çıkıyordu
çınarın Nazım’ın benim bir de güneşin
suyun şavkı vuruyordu bize
çınara Nazım’a bana bir de güneşe
Su başında duruyorduk
çınar Nazım ben güneş bir de ömrümüz
suda suretimiz çıkıyordu
çınarın Nazım’ın benim güneşin bir de ömrümüzün
suyun şavkı vuruyordu bize
çınara Nazım’a bana güneşe bir de ömrümüze
su başında duruyorduk
önce ben gidecektim
kaybolacaktı suda suretim
sonra Nazım gidecekti
 kaybolacaktı suda sureti
sonra çınar gidecekti
kaybolacaktı suda sureti
güneş kalacaktı
sonra o da gidecekti
su başında durmuştuk
çınar Nazım ben güneş bir de ömrümüz
su serindi
çınar uluydu
Nazım şiir yazıyordu
ben uyukluyordum
güneş sıcaktı.
” çok şükür ” diyordu Nazım ” yaşıyoruz”
suyun şavkı vuruyordu bize
çınara Nazım’a bana güneşe bir de ömrümüze
30 aralık 1999 Enez / Ege SAKİN

MASAL

MASALLARIN MASALI

Su basında durmuşuz,
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana.

Su basında durmuşuz,
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınarla bana, bir de kediye.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, bir de günesin.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su basında durmuşuz,
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor,
çınarın, benim, kedinin, günesin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize,
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su basında durmuşuz.
Önce kedi gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim,
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek,
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak;
sonra o da gidecek…

Su basında durmuşuz.
Su serin,
Çınar ulu,
Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze….

NAZIM HİKMET

papatyalar ve gökyüzü

Doğduğun gün gibi bizim buralar.

Esaret kuşatmış her yanı.

Analar kan ağlıyor,

buz tutmuş

dağların gözyaşları…

Şaşırmayı unutmuşuz,

ayrımına varmıyoruz acının

ne düşünmeye zaman var

ne davranmaya boşluk.

Bir yönsüz koşturmaca

isyan çıkmış cehennemde

bir acayip kargaşa…

Kurtarmaya çalışıyoruz

koynumuzdaki sevgi kırıntılarını,

eziyet çok fena dövüyorlar

ama olsun,

götürebilelim sahibine yeter

sevgi dediğin şey

inan ölüme değer…

Kuytu bir köşede gizlenerek,

deniz üstünde buğu,

sis içinden çıkıp gelen

bir dost yüzü,

beyaz tende siyah saç kadar güzel

o kutsal emaneti,

sevebilmek sevgiyi,

yarında yaşamak için

su kadar önemli…

Sevgi,

memleketimin

umutları yıkılan

acı ile örülen

korkuyla desteklenen,

yap boza çevrilmiş narin yüreklerinin

son gözeteni..

Sevgi,

yabanileşmiş şiirim,

tek hediyem

son mirasım…

Ah sevgi,

şehir şehir

evden eve

gizlediğim büyük kaçak,

yatacaksam

sana yataklıktan

yatarım ben ancak.

Ölmem seni özgürlükle tanıştırmadan.

Gökyüzünün toprak kokusunu içine çektiği

yağmurlu bir Mayıs sabahı

doğum gününde papatyaların

sizi konuşturmadan.

Neler fısıldaşırsınız bilmem,

fakat ben

bakıp gönlüm kadar beyaz yüzlerinize

yalnızca dinlenmek isterdim

dizleriniz dibinde.

Kimbilir, kesilirdi yağmur,

yedi renk başımızın üstünde

bir türkü söylerdim belki,şöyle;

“kara idi bulutlar

yaralıydı yürekler

doğduğun gün gibiydi

düne kadar buralar

tutulmuştu tüm yollar

hep yaslıydı analar

doğduğun gün gibiydi

düne kadar buralar

şimdi renk var,güneş var

her yanım papatyalar

sevgiye emanet artık

bu derecik,bu dağlar ”

İşte böyle güleryüzlü,

bizi yenemeyen şey

güçlendiriyor daha çok.

Esaretten kurtuluyor

hiç olmazsa düşlerimiz.

Canevinden bakınca,

durum bu memlekette ve bende.

Unutma güzel kız,

hayat çekilmez olur sensiz

çok ıssız, çok sessiz,

umut her bahar yenilenen sende…

Timur Ugan


ANLAR  


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,  
İkincisinde, daha çok hata yapardım.  
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.  
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,  
Çok az şeyi  
Ciddiyetle yapardım.  
Temizlik sorun bile olmazdı asla.  
Daha çok riske girerdim.  
Seyahat ederdim daha fazla.  
Daha çok güneş doğuşu izler,  
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.  
Görmediğim bir çok yere giderdim.  
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.  
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.  
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.  
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.  
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.  
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,  
Gitmeyen insanlardandım ben.  
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.  
Eğer yeniden başlayabilseydim,  
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.  
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.  
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,  
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.  
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...  
ÖLÜYORUM...  


Jorge Luis BORGES 






VAY KURBAN

Dağlarının, dağlarının ardı,
Nazlıdır.
Uçurum kıyısında incecik bir yol
Gider dolana dolana,
Bir hastan vardır, umutsuz,
Belki Ayşe, belki Elif
Endamı kuytuda başak,
Memesinin, memesinin altında,
Bir sancı,
Bir hayın bıçak…

Ölüm bu,
Fukara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşamüstü,
Ya da seher, mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastan vardır umutsuz,
Hayreti uykularda,
Hayreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda…

Dağlarının, dağlarının ardı korkunçtur.
Hiç akıl edip de düşünen var mı?
Gün kimin hesabına tutar akşamı,
Rahmetinden kim demlenir bulutun,
Hayırlı evlat makina
Nasıl canavar kesilir.
Kurdun, karıncanın rızkını veren
Toprak nasıl ayartılır,
Yüz vermez topal öküze,
Ve almaz koynuna kara sabanı.

Sepetçioğlu’m bir kömür işçişidir,
Mavzer değil, kürek tutar Urfalı Nazif
Mal, haraç-mezattır,
Can, pazar-pazar.
Kırmızı, ak ve esmer,
Yumuşak ve sert buğdayları
Yaratan ellerin sahibidir bu,
Kör boğaz, nafaka uğruna,
Haldan düşmüş, tebdil gezer…

Dağlarının, dağlarının ardı,
Nasıl anlatsam…
Ağaçsız, kuşsuz, gölgesiz.
Çırılçıplak,
Vay kurban…
“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda.”
Yiğitlik, sen cehennem olsan da bile
Fedayı kabul etmektir,
Cennet yapabilmek için seni,
Yoksul ve namuslu halka.
Bu’dur ol hikayet,
Ol kara sevda.

Seni sevmek,
Felsefedir, kusursuz.
İmandır, korkunç sabırlı.
İpin, kurşunun rağmına,
Yürür, pervasız ve güzel.
Sıradağları devirir,
Akan suları çevirir,
Alır yetimin hakkını,
Buyurur, kitabınca…

Gün ola, devran döne, umut yetişe,
Dağlarının, dağlarının ardında,
Değil öyle yoksulluklar, hasretler,
Bir tek başak bile dargın kalmayacaktır,
Bir tek zeytin dalı bile yalnız…
Sıkıysa yağmasın yağmur,
Sıkıysa uykudan uyanmasın dağ.
bu yürek, ne güne vurur…
Kaçar damarlarından karanlık,
Kaçar, bir daha dönemez,
Sunar koynunda yatandan,
Hem de mutlulukla sunar
Beynimizin ışığında yeraltı.

Her mevsim daha genç, daha verimli,
Sunar, pırıl-pırıl, sebil,
Ömrünün en güzel aşk hasadını,
Elimizin hünerinde yeryüzü.
Dolu sofra, gülen anne, gülen çocuklar,
Bir’e on, bir’e yüz’le akşama gebe
Şafakla doğan işgücü.
Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür,
Ol kitapta böylece yazılıdır,
Ol sevda, böyledir çünkü..

 

Ahmet Arif

19.10.2012

ASTIM VE EPİLEPSİ HASTALARI KESİNLİKLE KEDİ-KÖPEKTEN UZAK DURMALI..!!!

1991 yılının son ayında  Surların gölgesinde kalan şehirde doğdu.

Yoksullukla pençeleşen kentin soğuk kış gecelerinde sokak lambalarının loş ışığında  oturuyordu.

Ve o gün hayatının dönüm noktalarından biriydi.

Gece evde kavga eden anne-babasından kaçmış loş ışıklı sokak lambasının aydınlatmaya çalıştığı buz gibi kaldırım taşına yığıldı.

İlk nöbetiydi o. Saatlerce titredi titredi ve titredi.

Sokağa doldu tüm insanlar, komşulardan biri seslendi ailesine. Herkes merakla can çekişiyor gibi kıvranana bakıyordu.

Annesi çığlık çığlığa çıktı evden ve duyarlı komşulardan birinin çağırdığı ambulans gelmişti.

Ambulans gelene kadar o çoktan nöbet değiştirmiş ve ağzı burnu kan içinde serilmişti beton yığınına.

Uzun bir süre hastanenin acil bölümünde müşaade altında kaldıktan sonra, sabahın erken saatlerinde nöroloji polikliniğinde bir uzman hekim tarafından kontrolü gerçekleşti.

Sayısını hatırlamadığım kadar testler yapıldı. Doktor test sonuçlarından sonra ritim bozukluğu olabileceğini söyleyip holter (kalp ritim cihazı) taktırdı.

Ve bir hafta sonra, nöroloğlar tarafından nöbetin nedeni tespit edilmiş, ailesiyle konuşulmaya karar verilmişti.

Doktorun ağlayarak söylemek zorunda kaldığı tek bir söz vardı, yürekleri donduran, gözyaşlarının akmasına neden olan

‘’ÜZGÜNÜM..!!! OĞLUNUZ EPİLEPSİ DEDİĞİMİZ BİR ÇEŞİT HASTALIĞA BAĞLI NÖBET GEÇİRMİŞ, ASTIMINDAN DOLAYI HASTALIK BELİRTİLERİNİN GEÇ TEŞHİSİNE NEDEN OLMUŞTUR. ŞUAN MEVCUT OLAN RİTİM BOZUKLUĞUNUN SEVİYE BAZINDAN YÜKSEK OLMAMASI BİZE AVANTAJ SAĞLIYACAK VE RİTİM BOZUKLUĞUNU KONTROL ALTINDA TUTABİLİRİZ’’

vs. yıllarca doktor hastane bırakmadılar.

Türkiye’de burası iyidir bu güzeldir denilen bütün doktorlara gidildi. Oysa o mağdur bir ailenin çocuklarından biriydi.

Uzun bir lise döneminden sonra çeşitli olaylar başından geçmiş ve dönem dönem doktor kontrollerini sıklaştırmak zorunda kalmıştı.

Çünkü hayatla mücadele etmesi çok kolay olmamıştı. Üniversite hayatının bir parçasını hastalığından dolayı söküp atmak zorunda kaldı.

2010 sınav sistemiyle BATI KARADENİZDE bir üniversiteye yerleşmiş,eğitimini orda tamamlamaya çalışmıştı.

Bu arada maddi sıkıntılarında beraberinde getirdiği sorunlar okul hayatında ciddi sorunlara neden olmuştu.

2008 yılında ailesiyle birlikte gittiği doktor kontrolünde doktorların

’’ KESİNLİKLE KEDİ-KÖPEK HATTA KUŞTAN BİLE UZAK DURMASI GEREKİYOR.!!! ÇÜNKÜ BAHSİ GEÇEN HAYVANLARI TÜYLERİ ASTIM HASTALARINDA CİDDİ PROBLEMLER OLUŞTURMAYA NEDEN OLUYOR.’’

demesi dünyasını başına yıkmıştı.  Bir hayvan sever olduğu için, bu kararın zorluğunu, hele ki bu kadar hayvanlara düşkünken nasıl uyulacağını bilmiyordu.

Bu arada, yıllarca hayvanlarla temas kurmadan beslenmelerine yardımcı olmuş ve onların haklarını savunmuş, bu konuda çoğu insanı bilinçlendirmeye çalışmıştı.

2011 yılında yurdun kampüsünde baktığı köpeklerden biri 8 yavru doğurunca, sorunlar daha da artmış ve onları 2 ay gibi bir süre beslemiş, sağlık sorunlarıyla ilgilenmişti.

7 yavruyu sahiplendirdikten sonra, kendisine kalan son yavruyu alıp, bulunduğu yerden kilometrelerce uzaklarda olan, şehrine götürmüş ve ailesinin –Co- dan sonraki köpeği olmasını sağlamıştı.

Bu süre zarfında hastalığını unutmuş ve hayvanseverlik ruhunu biraz aşmış hayvanlarla içli dışlı olmuştu.

Böylelikle sıkıntılarını biraz daha atlatmış, daha doğduklarından bu yana baktığı ve şu an 14 aylık olan köpeğine bağlanmıştı.

Hayvanseverlikle ilgilenmeden önce günde  3-4 ü bulan epilepsi (stres) nöbetleri çığrından çıkmış ve arkadaş çevresinide rahatsız etme aşamasına gelmişti.

Özellikle 14 aylık köpeği hayatına girdikten sonra, 14 ay boyunca toplam 3 epilepsi nöbeti geçirmiş, bunun üzerine son doktor kontrolünde, doktorundan önemli ve olumlu sözler duyması onu ve onu sevenleri mutlu etmişti.

Doktorların hastalığı konusunda bu kadar olumlu gelişmelerin neye dayandığını sorduğunda da “GERÇEK DOSTUN SEVGİSİ” diye gözyaşlarıyla konuşması ailesini ve sevdiklerini gözyaşlarına boğmuştu.

O ŞİMDİ ÜLKESİNİN HAYVAN HAKLARI FEDERASYONUNDA GENÇLİK BAZINDA TEMSİLCİLİK ÜNVANI ALMIŞ VE ÇALIŞMALARINI BAŞARILI BİR ŞEKİLDE DEVAM ETTİREN BİR HAYVAN HAKLARI SAVUNUCUSU.

Yazan;

Fırat Özgül

18.09.2012

Ey Oğul !

Beysin!

Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…

Güceniklik bize; gönül almak sana..

Suçlamak bize; katlanmak sana..

Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana..

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana..

Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı,

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”

Şeyh Edibali

%d blogcu bunu beğendi: