Category: MEMLEKETİM – İNSAN HAKLARI – GÜNCEL


BASIN BÜLTENİ

31. ULUSLARARASI İSTANBUL KİTAP FUARI AÇILIYOR

İstanbul Kitap Fuarı 17 Kasım 2012 Cumartesi günü 31. kez kapılarını açmaya hazırlanıyor

Kuruluşumuz TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliğiişbirliği ile 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek olan 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve yüzlerce imza ile kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor.  İstanbul Kitap Fuarı’na yurt dışından 40 ülkeden yayınevleri, telif ajansları ve konuk yazarlar katılacak.

Onur Yazarı Gülten Dayıoğlu

Onur yazarının Gülten Dayıoğlu olduğu ve ana temanın “Çocukluğum Yurdumdur-Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” olarak belirlendiği kitap fuarı birbirinden renkli çocuk etkinliğine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Fuar süresince Gülten Dayıoğlu’nun katılımıyla çocuk edebiyatı üzerine panel ve söyleşiler düzenlenecek.

Konuk Ülke: Hollanda

Bu sene fuarın ilk dört günü, 17-20 Kasım 2012, açık kalacak Uluslararası Salon kapsamında Hollanda Onur Konuğu olarak yer alacak. Hollanda’dan yayınevlerinin katılımıyla düzenlenecek konuk ülke etkinlikleri kapsamında modern Hollanda edebiyatının önemli isimleri fuarın konuğu olacak. Bunlar arasında Kader Abdollah, Muhsin Kızılkaya ile birlikte 17 Kasım Cumartesi, Henk Boom 18 Kasım Pazar günü Ahmet Ümit ile birlikte bir söyleşiye katılacak. Modern Türkiye’nin kuruluşu üzerinde yaptığı araştırmalarıyla tanınan akademisyen-tarihçi Erik Jan Zürcher 18 Kasım Pazar günü Mete Tunçay, Mehmet Ö. Alkan ve Ahmet Demirel’in katılacakları panelde konuşmacı olarak yer alacak.

Konuk ülke etkinlikleri kapsamında Hollandalı illüstratör Marit Törnqvist dört gün süresince çocuklara yönelik illüstrasyon atölyeleri gerçekleştirecek. İlköğretim yaş grubuna yönelik düzenlenecek olan atölyelere katılım ücretsizdir.

Uluslararası Salon ve Telif Ajansları Özel Bölümü

Yurt dışından çok sayıda yayınevi fuarın ilk dört günü 17-20 Kasım 2012 tarihleri arasında 10 nolu salonda yer alacak. Bu sene 40 ülkeden yayıncıların katılacağı uluslararası salonda: Almanya, Azerbaycan, Hollanda, Hindistan, İngiltere, İran, İtalya, İspanya, Romanya, Rusya, Suudi Arabistan ve Macaristan’dan yayınevleri bulunuyor. Ayrıca bağımsız edebiyat topluluğu LAF (Literature Across Frontiers)  bünyesinde ise 24 ülkeden bağımsız yayıncı, edebiyat topluluğu ve kültür merkezi yer alıyor.

Telif Ajansları özel bölümünde ise Amerika Birleşik Devletleri, Hollanda, İngiltere, İran, İrlanda, İspanya, İtalya, Yunanistan, İsrail ve Lübnan’nın önde gelen telif ajanları katılacak.  Ajanslar dört gün süresince yayıncılarla bir araya gelerek profesyonel buluşmalar gerçekleştirecek.

Fuarın Konuk Yazarları

İstanbul Kitap Fuarı bu yıl özellikle çocuk ve gençlik edebiyatının önde gelen isimlerini ağırlayacak.  Fuarın çocuk ve gençlik edebiyatı alanında konukları arasında Erika Bartos, çocukların sevdiği yazarlardan Korky Paul,  gençlik ve gotik edebiyatın önemli ismi Jasper Kent, farklı kuşakların sevdiği kahraman Red Kit sergisinin küratörü Didier Pasomonik, Hollanda’lı yazar Joke Van Leewuen fuarın konukları arasında.

Fuarın diğer konukları ise modern İspanyolca edebiyatın önemli isimlerinden Javier Sierra, Macaristan’ın önemli yazarlarından Tibor F. Toht fuarın yazar konuklarından. 32. Uluslar arası İstanbul Kitap Fuarı bu yıl Uluslararası PEN Başkanı John Ralston Saul ve Hapisteki yazarlar Komitesi Direktörü Sara Whyatt’ı “İfade Özgürlüğü” ile ilgili panele katılmak üzere konuk edecek.

Kitap Fuarı’nın Sergileri

Kitap fuarı bu yıl da önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. TÜYAP tarafından düzenlenen Onur Yazarı Gülten Dayıoğlu’nun yaşamından kesitlerin olduğu “Bir Yaşamış, Bir Yazmış Gülten Dayıoğlu” sergisi üç kuşağın okurlarını Gülten Dayıoğlu’nun 50 yıllık yazın hayatına tanıklık etmeye çağırıyor.

Fuarın öne çıkan bir diğer sergisi ise bu yıl Çocuk ve Gençlik Edebiyatı olarak belirlenen tema çerçevesinde Türkiye Yayıncılar Birliği ile gerçekleştirilen Türkiye’nin değerli illüstratörlerinin resimlediği “Kitap Resimleri” İllüstrasyon Sergisi. İllüstratörlerin renkli dünyası TÜYAP’ta ilk kez okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.

Tema çerçevesinde okurlarla buluşmaya hazırlanan bir diğer sergi ise çocuk ve gençlik kitapları kapaklarından oluşan “Kapaklar Ormanı” sergisi.  Sergi TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Sadık Karamustafa danışmanlığında hazırlandı.

TÜYAP, birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen Red Kit Sergisi’ni kitap fuarına taşıyor. Birkaç kuşağın çizgi romanlarını okuyarak, çizgi filmlerini izleyerek büyüdüğü Yalnız Kovboy fuar süresince kitapseverlerle buluşacak.

Konuk ülke etkinlikleri kapsamında Hollanda’nın önde gelen 24 illüstratörünün çalışmalarından oluşan “Fil Gelmiş-Hollanda İllüstrasyon Sergisi” fuar süresince okurlarla buluşacak.

Kitap Fuarını Sosyal Medya’dan Takip Edin

Kitap fuarıyla ilgili en güncel haberleri, konuk yazarları, katılımcı yayınevlerini, imza günleri ve etkinlik programıyla ilgili her türlü güncel haberi www.facebook.com/istanbulkitapfuari ve www.twitter.com/kitapfuari üzerinden takip edebilirsiniz.

İki Fuar Bir arada: ARTİST 2012

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından düzenlenen 22. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, kitap fuarı ile eş zamanlı olarak gerçekleştirilecek.

Fuarların giriş ücreti geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi 5 TL’dir. Öğrenci, öğretmen ve emeklilerden giriş ücreti alınmamaktadır.

ÜCRETSİZ ULAŞIM

SERVİS BİLGİLERİ

TÜYAP’a Metrobüs ile Ulaşım Çok Kolay

Metrobüs Zincirlikuyu veya Cevizlibağ aktarma noktalarından Tüyap son durağa ulaşabilirsiniz.

TÜYAP FUAR VE KONGRE MERKEZİ’NE
FUAR SÜRESİNCE GEÇERLİ ÜCRETSİZ SERVİSLER

ANADOLU YAKASINDAN GELENLER İÇİN

BAKIRKÖY DENİZ OTOBÜSLERİ İSKELESİ OTOPARKI
Geliş : 10.00 – 16.00 Saatleri arasında her yarım saatte bir hareket edecektir.
Dönüş : 14.00 – 20.00* Saatleri arasında her saat başı hareket edecektir

BÜYÜKÇEKMECE – FUAR ALANI SEFERLERİ
ECZANE-BÜYÜKÇEKMECE ANA ÜST GEÇİT-FUAR ALANI
duraklarından 11.00 – 13.00 – 15.00 saatlerinde yapılmaktadır.
Fuar alanından dönüşler 16.00 ve 18.00 saatlerinde yapılacaktır.
HAFTA İÇİ
MİMAR SİNAN GÜZEL SANATLAR ÜNİVERSİTESİ (Fındıklı)
Geliş : 10.00 – 13.00
Dönüş : 16.00

*25 Kasım günü 2012 günü fuar alanından son otobüs hareket saati 19.00 olacaktır.
Tüyap önceden bildirmeksizin ek sefer düzenlemek ve hareket saatlerini değiştirmek hakkına sahiptir.

KİTAP FUARI RESMİ İNTERNET SİTESİ LİNKİ: http://www.istanbulkitapfuari.com/index.php

 

AdresGezgini, Google Adwords Reklam Sertifikalı İş Ortağı: 444 0 964
TÜYAP FUAR ve KONGRE MERKEZİ, E – 5 Karayolu Üzeri, Gürpınar Kavşağı 34500 Büyükçekmece – İSTANBUL
Tel: 90 (212) 867 11 00 – Faks: 90 (212) 886 93 99

15 KAS 2012


ONUR EREM/BİRGÜN

İTÜ’de keyfi bir şekilde okulla ilişiği kesilen asistanlar, kendilerine destek veren öğrenciler ve öğretim üyeleri ile birlikte rektörlük önüne giderken rektör Mehmet Karaca’nın eylemden kaçarak Ankara’ya gittiği ortaya çıktı

YÖK’ün yolladığı bir tavsiye mektubuyla işlerinden atılan İstanbul Teknik Üniversitesi asistanları dün İTÜ Ayazağa Yerleşkesi’nde kitlesel bir eylem düzenledi. Akademisyenler, öğrenciler ve sendikaların da destek verdiği eyleme binlerce kişi katıldı. Yemekhanenin önünden rektörlüğe kadar “Rektör Karaca İTÜ’yü karartma”, “Karaca şaşma, sabrımızı taşırma”, “Rektör istifa” ve “Direne direne kazanacağız” sloganlarıyla rektörlük önüne yürüdü. İTÜ Rektörü Mehmet Karaca ise o saatlerde adeta eylemden kaçarak Ankara’ya gitmişti.
‘KENDİMİZE MUHATAP BULAMADIK’
Rektörlük önünde basın açıklaması yapan asistanlar “Rektör bir kere bile bizi muhatap almadı. Bu sefer sadece daha güçlü değil, aynı zamanda daha öfkeliyiz. Artık fermanları yaktık. Bilim asistanlıkta geçirilen yıl ile, para ile ölçülemez. Bütün arkadaşlarımız işe alınana kadar buradayız, eylemlerimiz büyüyerek devam edecek” dedi. Öğretim üyeleri adına konuşan Tevfik Özlüdemir ise “Asistanların verdiği haklı mücadeleyi sonuna kadar destekliyoruz. Araştırma görevlileri üniversitenin geleceğidir. Onların geleceğini karartmak, hem üniversitenin hem de ülkenin geleceğini karartmak demektir” diye konuştu. Asistanlara destek veren öğrenciler de bir konuşma yaparak “Hocalarımızın iş güvencesine sahip olmasını istiyoruz” dedi. Eylemciler bu haftasonu gerçekleşecek sınavların boykot edileceğini açıkladı.
Basın açıklamalarının ardından asistanlar kendilerine bir muhatap bulmak için rektörlüğe girerken basın içeri alınmadı. Bunun üzerine asistanlar da görüşmeyi reddederek dışarı çıktı. Eyleme destek vermek gelen Bandista grubu ise şarkılarıyla rektörlük önünde bekleyen kitleyi coşturdu. Bandista’nın şarkılarının ardından kitle rektörlük önünde halay çekerek muhatap bulana kadar rektörlük önünde kalacaklarını açıkladı.
NE OLMUŞTU?
Yaz aylarında YÖK’ün İTÜ rektörlüğüne yolladığı bir tavsiye mektubuyla doktorada 6 yılını dolduran asistanların ilişiğinin kesilmesini söylemişti. Asistanlar dava açmak istemiş, ancak mahkeme bu mektubun yasal bir bağlayıcılığı olmadığı için dava açılamayacağını belirtmişti. Daha önce de defalarca kitlesel eylemler yapan asistanların taleplerini dikkate almayan rektörlük politikaları nedeniyle onlarca asistan işten çıkartılırken önümüzdeki dönem sonuna kadar sayının 200′e varması bekleniyor

’40 bin Alevi’ye kan kusturdum!’

Evren’in arşivinden çıkan tüyler ürpertici mektup...

11.11.2012

Evren’in arşivinden çıkan tüyler ürpertici mektup…

ŞEBNEM HOŞGÖR / VATAN ANKARA
TBMM Komisyonu’na gönderilen belgeler arasında,12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Küçüktiryaki’nin imzasını taşıyan bir mektup da yer aldı. Mektupta Küçüktiryaki “Türkiye’de Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim” diyor. Küçüktiryaki , imzalı mektubun kendisine ait olmadığını ileri sürdü.Cumhurbaşkanlığı’nın, talep üzerine TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gönderdiği, darbe dönemlerine ilişkin bilgi ve belgeler arasından, 12 Eylül dönemine ilişkin, tüyler ürperten itiraflar içeren bir mektup da çıktı. Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan mektupta, 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin, “Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım”, “Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum”, “Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim” ifadeleri dikkat çekiyor.

Komisyon Başkanı Nimet Baş, 20 Ekim’de İstanbul’da basına kapalı bir şekilde görüştüğü Küçüktiryaki’ye bu mektubu sordu. Baş, görüşme sırasında hakkındaki tüm işkence iddialarını reddeden Küçüktiryaki’nin yüzüne, altında imzası bulunduğunu anımsatarak mektubu okudu. Baş’ın yöneltilen sorulara, “bilmiyorum”, “duymadım” diye yanıt veren Küçüktiryaki’ye, “Rahatlıkla konuşmanızı gerektirecek bir yazı okumak istiyorum size. 7/10/1980 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına ulaşan, altında sizin imzanız olan bir belgeyi okumak istiyorum. Sizin kendi ifadeleriniz” diyerek, okuduğu mektup şöyle:

ABD TAVSİYESİYLE ATANDIM: Beni Emniyet Genel Müdürü yapan, Başbakan Süleyman Demirel değildir. Ben, beni keşfeden Amerikan Hükümetinin Ankara temsilcilerince tavsiye üzerine bu göreve atandım.

ALEVİ SOYKIRIMINI DEVLET ADINA BAŞLATTIM: Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi-Kızılbaş soykırımını devlet adına başlatan benim. 1976 yılının Ocak ayında Malatya Beylerderesi olayından sonra, Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi Kızılbaş’a kan kusturdum.

DÜŞMANLIĞIMI İSPAT ETTİM: Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanı benim, bunu ispat ettim ve ispat etmeye de devam edeceğim. Ben, Beylerderesi olayları sırasında yanımda Malatya İl Jandarma Komutanı Albay olduğu hâlde ‘Malatya’daki tüm Alevi-Kızılbaş köyleri ortadan kaldırılmalı’ dedim. Benim sözlerimi Mayıs 76 tarihli Halkın Kurtuluşu adlı dergi yazdı.

AKSU ALEVİ KASABI: Şu anda Emniyet Genel Müdürüyüm. 76 yılında ben Malatya’da Valiyken Malatya Emniyet Müdürü olan – ki o da en az benim kadar Alevi-Kızılbaş kasabıdır- Abdülkadir Aksu’yu yardımcım yaptım. Ankara’da Alevi-Kızılbaşların oturduğu “Kurtarılmış Bölge” adlı semtlere kan kusturan Reşat Akkaya’yı Ankara Emniyet Müdürü yapan benim. Sıkıyönetim Komutanının emriyle görevden alındı. Zannedilmesin ki, pasifize oldu, gölgede kalarak gerçek Ankara Emniyet Müdürü yine o olacaktır.

KİMSE YERİMDEN SÖKEMEZ: Beni hiçbir kuvvet yerimden söküp atamaz, ne Başbakan ne Cumhurbaşkanı ne de bir başkası. 1981 seçimlerinde Adalet Partisi’nden Malatya milletvekili adayıyım. Beni silah kaçakçılığıyla suçlayanlara şunu söylemek isterim ki; Ben, Bulgaristan üzerinden gelen komünist silahlarla Alevi kasaplığı yürütmüş adamım.

İmzalı mektubu reddetti

Komisyon Başkanı Nimet Baş, “Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan Cumhurbaşkanlığı belgelerinden okuyorum” diyerek açıklama yapmasını istediği Küçüktiryaki, imzalı mektubu, “Haberim yok, bu mektup benim değil. Ben Eskişehirliyim. Eskişehir’de böyle şey yoktur. Alevi-Sünni hikayesi yoktur” diyerek reddetti. Baş komisyon üyelerine, sözkonusu mektubun, 1979 yılında bir senatörün odasında yapılan arada sonucu elde edilmiş bir belge olduğu bilgisini iletti.

Dal’ı duymamış!

Küçüktiryaki ile yapılan görüşmenin diğer çarpıcı diyalogları, komisyon tutanaklarına da yansımıştı. BDP’li Sırrı Süreyya Önder’in Ankara Emniyeti’nde DAL adlı bir bölüm olduğunu ve 12 Eylül’de burada işkence yapıldığını hatırlatması üzerine Küçüktiryaki şunları söylemişti:

Söylemiş olduğunuz şeyleri ilk defa duyuyorum. Ben Emniyet Genel Müdürlüğü’nde çok az kaldım. Benim kaldığım müddette Türkiye’nin her yerinde sıkıyönetim vardı. Bizim Emniyet Genel Müdürü olarak görevimiz orada sadece lojistikti… Böyle bir şey varsa, ya benden evveldir, ya benden sonradır ama burada Emniyet Genel Müdürünün filan hiçbir dahli yok, tamamıyla sıkıyönetimin komutasında bir teşkilat oldu o zaman.

O zaman Ankara’da sıkıyönetim komutanı var, komutan yardımcısı bir general var. Onun için, ne bize ne emniyete ne şuna buna, hiçbir şekilde bir şey intikal etmezdi, edemezdi zaten çünkü tamamıyla ayrıydık.

‘Emniyet müdürü olduğunuzdan emin misiniz?’

Küçüktiryaki Meclis komisyonunun sorularını Dolmabahçe’de yanıtlamıştı. Eski emniyet müdürü 12 Eylül döneminde işkence yapılmadığını söylemişti. BDP’li Önder’in “İşkenceyle ilgili soruları ısrarla orumluluğunuz altındaki bir birimde işkence yapılıyor olması -insanlık adına soruyorum, elinizi vicdanınıza koyun- hiç mi kulağınıza gelmedi?” sorusunu Küçüktiryaki “Hiç gelmedi” diye yanıtladı.

Komisyon başkanı Nimet Baş, Küçüktiryaki’nin Emniyet Genel Müdürü olduğu dönemde yazılmış resmi bir yazıyı okudu ve yazıda geçen DAL grubunu sordu. Eski Emniyet Müdürü “Hayır efendim böyle bir oluşum yok” dedi. Küçüktiryaki’nin o döneme ilişkin soruların çoğuna hatırlayamadığını söylemesi, işkence iddialarını yalanlaması üzerine BDP’li önder “Siz, Emniyet Genel Müdürlüğü yaptığınızdan emin misiniz?” demişti.

 

  Vecihi BOLULU  Vecihi’nin GÜNLÜĞÜ

Bolu Gündem

Ekim 1996 ‘ da Ankara’ da “YARGI“ adında tek kişilik bir tiyatro oyunu izledim ve neredeyse altı ay etkisinden kurtulamadım.  Nerede bir et parçası görsem kustum .

Oyun 2.dünya savaşında Naziler tarafından tutsak edilen ve iki ay boyunca bir hücreye tıkılan yedi Sovyet askerinin 60 gün süren yaşam mücadelesini yüzbaşı Vukhov karakterinin ağzından anlatıyor. Kapatıldıkları hücrede susuz ve yiyeceksiz bırakılan yedi asker, on bir gün dayanabiliyorlar açlığa ve bir karar veriyorlar. Diğer yoldaşlarının hayatta kalabilmesi için kura çekerek kaybeden arkadaşlarını çiğ çiğ yemek zorunda kalıyorlar. Bu işkence , kurtarılmalarına kadar geçen 2 ay boyunca ve iki kişi kalıncaya değin böylece devam ediyor. Geriye binbaşı Rubin ve yüzbaşı Vukhov kalıyor. Kurtarılan bu iki askere ülkelerine döndüklerinde mahkeme  “ arkadaşlarınızı neden yediniz “ diye soruyor. Yüzbaşı Vukhov “ neden olacak , hayatta kalmak için yedim  “ yanıtını veriyor  ama bunu söylerken , gözünüzün ta içine bakıyor ve sizler de seyirci olarak kendinizi mahkeme heyetinin yerine koymak zorunda kalıyorsunuz.

Bana suçumu söyleyin diyor yüzbaşı Vukhov ?

Yaşanan bu yamyamlığın suçu bireysel midir, yoksa ülkelerin menfaatleri adına çıkartılan savaşlar yüzünden mi insan insanın kurdu olmuştur. Savaşın kendisi mi vahşettir, yoksa , hayatta kalma güdüsüyle arkadaşlarını yiyen bu askerin yaptıkları mı ?

Hadi verin bakalım , arkadaşlarının etini yemiş , kanını içmiş bu iki askerin cezasını ?

Veremezsiniz …

Savaş böyle bir şeydir işte …

Hayatın normal akışında böylesi bir olay , vahşet olarak değerlendirilirken , savaş ortamında insanlar tarafından olağan karşılamaya başlanır. O insan artık, savaştan önceki insan değildir. Başkalaşmıştır. Gözlerinin önünde arkadaşları vurulan, oturduğu kasabaya bombaların yağdığını, tüm ailesinin yok olduğunu öğrenen, ölmemek için öldürmek zorunda olduğuna inandırılan insan , artık o eski insan değildir. Savaşlarda acıma duygusu ve utanma kalkar , insani duygular biter , kendini çaresiz hisseden insan her şeyi yapabilir, gücü elinde tutanın gözü hiçbir şeyi görmez, öldürmek için haklı nedenler savaşın doğasında zaten hazır bekler.

Bak kardeşim , eğri oturup doğru konuşalım …

Ortadoğu’ da bir plan tıkır tıkır işledi. Buna Arap baharı diye sempatik bir isim de taktılar. Yıllarca kendilerini yöneten liderlerine bir anda kafa tutmaya başladı bu halklar. Silah yardımı aldılar, askeri eğitimden geçtiler, istihbarat desteği de aldılar ve tek tek devirdiler liderlerini. Son bir halka olarak Suriye kaldı. Bu kez hesaplar tutmadı , birkaç ay ömür biçtikleri Esad dirençli çıktı , ordusu onu satmadı , halkı da terk etmedi. Sağdan soldan toplanan sakallı çapulcular kamplarda eğitildi, salıverildi, güzel şeyler çağrıştırsın diye de  özgür suriye ordusu ismi takıldı bunlara.

Esad ile düne kadar kahvaltıda yumurta tokuşturuyordunuz, ne zaman anladınız bu adamın diktatör olduğunu. Hadi diyelim yeni anladınız. Bu onların kendi iç sorunu değil mi . Bize ne ? Amerikalı dostlarımız da, siz de bu kadarını beklemiyordunuz değil mi?  Suriye’ de diğerleri gibi pes eder ve kuklalarımızı iş başına getiririz diye umuyordunuz. Ama tutmadı. O zaman da komşu Türkiye’ nin sürece dahil edilmesi gerekti. Suriye bize karşı düşmanca bir tutum takınmadı ki, “ iç işlerime karışma “ dedi  sadece. Ne var  bunda. Sizin iç işlerinize başka bir devlet karışsa hoşunuza gider miydi ? Bu arada sizin en sevdiğiniz kelime demokrasiydi değil mi? Peki siz kendi ülkenize baktınız mı hiç. Zindanlarınızda yüzlerce gazeteci var, milletvekilleri var, öğrenciler var. Ülkenize demokrasi geldikçe içerdekilerin sayısı da artıyor. İnsan  farkında mısınız ? İnsan bu durumda önce kendi memleketinizde aramasanız ya şu demokrasiyi demeden edemiyor.

Öteden beri bilmiyor muyuz Amerika denen katil ülkenin marifetlerini. Vietnam da ne işleri vardı, ya bizim Memedler Kore’ de niye öldüler, sizin fikir babanız söz vermişti de ondan öldüler. Sovyet Rusya‘ya karşı Afganistan‘da beslenen öz evlat Ladin, Rusya dağılıp üvey evlat oluverince Afganistan’ın yakılıp yıkılması gerekmedi mi ? Irak kimyasal silah saklıyor diye dümdüz edildikten sonra , “ üzgünüz yokmuş , bir yanlışlık oldu “ denmedi mi? Cezaevlerinde Iraklıları köpeklerine parçalatmadı mı bu reziller. Hani özgürleşecekti Irak, bilmem kaça bölündü, demek ki aslında birkaç galon petrol için ölündü.

Gerçek çıkarlarına dön artık ademoğlu. Senin düşmanlıktan , ölümlerden , suni sorunların tarafı olmaktan ne çıkarın olabilir? Senin en güzel çıkarın erdemli insan olmaktır. Ne diye devletlerin, silah tüccarlarının çıkarları için ölesin.

Ya size ne demeli , tuzu kurular , oturduğu koltuktan savaş naraları atanlar,

Amerika’nın ipiyle kuyuya inilmeyeceğini bilse de teskereye el kaldıranlar,

Şehitlik mertebesini garibanlara bırakanlar,

Hani aslında eline hiç silah almayacak olanlar …

Ya sizin bu telaşınıza ne demeli ?

Savaşınız batsın …

10.10.2012

Yazı Linki:http://www.bolugundem.com/yazigoster.php?id=12186

09.11.2012

AYI!..Bana, “Kaleminden pislik akan yazar” diyen Başbakan’ı duydunuz…

Ana muhalefet partisi lideri için “bahtsız bedevi” benzetmesi yaptığından bu yana, gazete köşeleri ona “terbiyeyi” hatırlatan yazılarla dolu…

Ama hiçbirisi edebini bozup da fıkrayı anlatamadı size…*

Şimdi ben “bahtsız bedevi” fıkrasını anlatayım…

*

Bedevi şanssız olunca, çölde kutup ayısına rastlar…

“Sen kimsin” der bedevi…

“Kutup ayısıyım” der ayı…

“Tamam da kutup nerede, sen nerelere gelmişsin?..”

“Sen bahtsız olunca, geliniyor yani…”

*

Sonra…

Malum bir yakın temas sahnesi var burada…

Ey edep…

Geçiyoruz burayı…

*

Ayı toparlanıp giderken bedevi arkasından:

“Niye yaptın bunu?..”

“Lazım…”

“Neye lazım?..”

“İlerde bir ülkenin başbakanına lazım olacak?..”

“Nassıı?..”

“Çok zarif bir başbakan… Kibar, barışçı, sevimli, cana yakın, hak tanır, hukuk bilir, karıncayı ezmez, hoşgörülü, centilmen, terbiyeli…”

“Nereden biliyorsun?..”

“Engin Ardıç yazmıştı Sabah’ta…”

“Ona da mı rastladın?..”

*

Talihsiz bedevi meraklanır:

“Eeee, başbakan diyordun…”

“Demokrat, çağdaş, modern bir başbakan…”

“Senin kutup buzullarından kalkıp gelip bu çölde beni becermenle ne alakası var bunun yani ayı?..”

“Şöyle alakası var; bir gün ana muhalefet liderine kızacak, onu sana benzetecek…”

“Nassııı?..”

“Kızınca ana muhalefet liderine dönüp ‘bahtsız bedevi’ diyecek… Sözlükte başka laf bulamadığı için…”

*

Bahtsız bedevi devesine atlayıp hızla uzaklaşırken:

“Benim şeyim sözlük mü?” der…

Ve gider…

*

Fıkra bu ne de olsa…

Oysa ayı terbiyelidir…

Böyle bir şey yapmaz…

***
09 Kasım 2012 – bcoskun@cumhuriyet.com.tr

05.11.2012

SEVGİLİ GÜNLÜK ;Sırtımda taş taşıdım öldüm yorgunluktan..

Kendime bir toprak havuzu yapayım dedim, taşlarla etrafını çevireyim içini toprak doldurayım yağmurlu günlerde girer çamur banyosu yaparım jakuzi gibi olur dedim..

Gittim koca taşları tek tek getirdim içini doldurmak için yarım gün toprak taşıdım sonra uyuz Ege bunu gördü ” aa çok güzel olmuş çiçeklik yapalım bunu ” dedi..” Lan yürü git saçma sapan çiçeklerini başka yere ek benim havuzum burası ” dedim..

Kaşla göz arasında gelip çiçek tohumu atmasın diye başında bekliyorum..

İmza Pamuk.

Ege Sakin

Polis Greve Giderse…

Bazen tam karşısında yer alsalar da dünyada polislerin önemli bir sendikal tarihleri bulunuyor. Türkiye’de ise “polis” ve “sendika” sözcükleri genellikle çevik kuvvetin saldırdığı sendika gösterilerinde yan yana geliyor.

İstanbul – BİA Haber Merkezi
03 Kasım 2012, Cumartesi

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İsviçre’deki Genel Merkezi’nde dünyanın farklı ülkelerinden işçi fotoğraflarının yer aldığı bir sergi bulunuyor. Pakistanlı tekstil işçileri, Kolombiyalı çiftçiler, Afrikalı balıkçılar ve Alman kamyon şoförleri…  Koleksiyonda Türkiye’den bir kadın trafik polisinin fotoğrafı var. Şüphesiz o da eve ekmek götürmeye çalışan bir emekçi ve yaşamak için çalışmak zorunda.

TBMM’nin işçi sendikalarına ilişkin yeni bir yasayı görüştüğü günlerde sosyal medyada ‘polis sendikası’ tartışması alevlendi. Bugüne kadar Türkiye’de ‘polis’ ve ‘sendika’ sözcükleri genellikle çevik kuvvetin saldırdığı sendika gösterilerinde yan yana gelebiliyordu. Ancak Emniyet’in yayınladığı aleyhte genelgeye rağmen bazı polisler sendika kurma girişimini devam ettiriyorlar.

Dünyanın farklı ülkelerinde polislerin ve hatta askerlerin sendikaları bulunuyor. Bazen tam karşısında yer alsalar da polislerin önemli bir sendikal tarihleri bulunuyor.

Polisin sendikası olur mu?

KESK kurucularının Avrupa ülkelerindeki kamu çalışanlarının sendikal deneyimlerini anlatmak üzere davet ettiği bazı konuşmacılar tesadüfen polis ve asker sendikalarının temsilcileriydi. DİSK 2010 yılında Avrupa Polis Federasyonu üyelerini 1 Mayıs’a katılmak İstanbul’a davet etmişti. “Türkiye’deki meslektaşlarının sendika gösterilerine karşı tutumunu insanlık dışı bulduğunu” belirten Alman Polis Sendikası (GDP) Taksim’de değil ama Berlin’de 1 Mayıs Mitingi’ne katılmıştı.

Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) bünyesinde faaliyet yürüten Avrupa Polis Federasyonu (EuroCop) 26 ülkeden 34 sendikayı ve 500 bin polisi temsil ediyor. Avrupa Komisyonu ve AB kurumları nezlinde polisler adına toplantılara danışma organlarına katılıyor.  EuroCop’un başkanı 1972 doğumlu İsveçli Anna Nelberg. Polis Akademisi mezunu Nelberg daha önce İsveç İş Sağlığı Ve İş Güvenliği Kurumu’nda polisler adına görev yaptı.

2002 yılında kurulan federasyonun Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Romanya, Slovenya, Fransa, Avusturya, İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Litvanya, Letonya, Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, Lüksemburg, Belçika, İskoçya, İngiltere, Kuzey İrlanda, İzlanda, İrlanda, İspanya ve Portekiz’den üyeleri bulunuyor.

‘Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’ polislerin sendika hakkını güvence altına alıyor. Avrupa’da polis sendikaları ‘işçi sağlığı iş güvenliği’, ‘ücret artışı’ ve ‘sosyal haklar’ gibi konularda faaliyetler yürütüyorlar.

Polislerin sendikal mücadele tarihinden

Sendika denince akla hemen grev gelir. Tarihte bilinen ilk polis grevi 1918 yılında İngiltere‘de düzenlendi. Grevlerin ardından polis sendikası NUPPO kuruldu.

ABD‘nin Boston Eyaleti’nde polisler 1919 yılında greve gittiler ve sendika hakkı istediler. Amerikan polislerinin ilk sendikal mücadelesi olarak kayda geçti.

Avustralya polis teşkilatının yaklaşık yarısı 1923 yılında teşkilat içindeki fişlemelere karşı greve gitti ve daha iyi ücretler talep etti.

Çin‘in Şangay kentinde polisler 1940 yılında ücret artışı talebiyle geri gittiler.

1974 yılı Temmuz ayında, ABD‘nin Baltimore Eyaleti’nde polisler, belediye işçilerinin grevine destek olmak için greve gittiler. Suç oranlarının arttığı ve grevci polislerle görev başındaki polisler arasında zaman zaman silahlı çatışmaların yaşandığı iki hafta sonucunda sendikanın talepleri kabul edildi.

2007’de Hollanda Polis Sendikası’nın ücret artışı talebiyle başlattığı fiili grev Ajax-PSV arasındaki futbol maçının güvenlik nedeniyle ertelenmesine yol açtı. Sendika açtığı dava sonrasında grev hakkı kazandı.

2008 yılında grevci polislerle görevdeki polisler arasında silahlı çatışmaların yaşandığı Güney Afrika Cumhuriyeti‘nde 2009 yılında askerler greve gittiğinde bazı gazeteler “Ülkeyi İşgal Etmek İçin En Doğru Zaman” gibi başlıklar attılar.

Kasım 2011’de Bulgaristan‘da Valentin Popov liderliğindeki Polis Sendikası hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı greve gitti. Sofya’da büyük bir gösteri düzenleyen sendikalar emeklilik yaşının yükseltilmesini protesto etti.

Ağustos 2012’de Brezilya‘da polisler ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları talebiyle greve çıktı. Askerler, Bahia Eyalet Meclisi’ni işgal eden grevci polislere ve ailelerine plastik mermilerle saldırdı. Polisler üretimden gelen gücünü kullanınca suç oranlarında büyük bir artış oldu. Sendika Rio Karnavalı sırasında greve ara verdiler.

Türkiye’de polislerin sendika üyesi işçileri copladığı, ‘Kahrolsun İnsan Hakları’ sloganlarıyla yürüyüş yaptığı günlerin mazide kalması, polis ve asker dahil bütün ücretli çalışanların ‘grevli toplu sözleşmeli sendika’ hakkına kavuştuğu bir gelecek dileğiyle… (ÇT)

Haberin Linki:http://www.bianet.org/biamag/dunya/141817-polis-greve-giderse

‘Ağaoğlu’lara nasıl geri adım attırılır?

30 EKİM 2012/ Birgün

A

SELAMİ İNCE/BİRGÜN

Yoksulların kentin değerli semtlerinden çıkarılmasına da kentin hem hükümet hem de Ali Ağaoğlu benzeri serbest girişimciler tarafından talan edilmesine de sadece homurdanıyoruz. Biz homudanırken Taksim Meydanı  taş yığınına, ormanlar beton bloklara ve çelik köprülere dönüşüyor. Berlin’de 200 kişilik bir grup homurdanmayla yetinmedi ve Berlin’deki Ali Ağaoğlu’na da hükümete de geri adım attırdı. Yoksul bir işçi, çevredekilerin dayanışmasıyla güçlü bir şirkete nasıl geri adım attırdı?  Bu hikayeden bizim de almamız gereken dersler var…

Her şey Almanya’nın sosyalist günlük  “Neues Deutschland”gazetesindeki bir haberi twitter’da takpçilere göndermemle başladı. Haberde, Berlin’de evinden zorla atılmak istenen bir ailenin yardımına koşan bir grubun günlerce süren mücadele sonunda evden atılmayı engellediği bildiriliyordu. Haber Alman basınında hatırı sayılır bir biçimde ilgi görüyordu. Özellikle sol basın olaya büyük ilgi gösteriyordu. Basından olayı izlemeye çalışıyordum. Elbette Berlin’de ev işgali geleneğinin bir başarılı geçmişi vardı ama bu tarz bir şey ilk kez oluyordu.

Twitter’a gönderdiğim yazının hemen ardından Berlin’den bir mesaj aldım. Bu mücadelenin içinde yer alan bir grup öğrenci – akademisyen istersek, süreci ve ayrıntıları yazabilecekelerini belirtiyorlardı. Berlin’den Ekrem Ekici, ayrıntıları ve süreci özetledi. Bu haftaki yazının sahibi de böylelikle Berlin’deki dayanışmacılar oldu. Berlin’den bana gönderilen yazıyı aktarıyorum:

DAYANIŞMA VE DİRENİŞ
Antakyalı göçmen bir işçi ailenin çocuğu olarak Berlin’de doğup büyüyen, kendisi de bir boya işçisi olan Ali Gülbol (41) ve ailesi, ev sahipleri tarafından zorla evden çıkarılma tehdidiyle zor günler geçiriyor. Berlin’in Kreuzberg bölgesinde, Lausitzer Straße 8 numarada yaşayan Gülbol ailesi, 22 Ekim’de ev sahibinin zorla evden çıkarma eylemine komşularından ve aktivistlerden oluşan aşağı yukarı 200 kişilik bir destek grubuyla birlikte karşı koydu.

22 Ekim Pazartesi günü Berlin’in Kreuzberg bölgesindeki Lausitzer Straße 8 numarada yaşayan Antakyalı bir göçmen ailenin mahkeme kararıyla zorla evden çıkarılması 200 kişi civarında komşu ve aktivist tarafından engellendi. Kapı önünde ve bina içerisinde oturma eylemi yapılarak tahliyeye karşı gelen grup, ev sahibinin hukuki temsilcisi binaya gelirken kitle “Ob Ali oder Kalle, wir bleiben alle” (İster Ali, ister Kalle, birlikte kalıyoruz/hareket ediyoruz) ve “Hohe Miete, Zwangsumzug; davon haben wir genug” (Yüsek kiralara, zorla tahliyelere artık yeter) sloganları eşliğinde bina girişini bloke etti.

Binaya giremeyen ev sahibi André Franell’in temsilcisi, Gülbol ailesine verilen sürenin dolduğunu ve evin tahliye edilmesi konusunda ısrarcı olurken, ev sahibi temsilcisinin başarısızlığa uğrayıp bölgeyi eli boş terk etmesiyle barikat başarıya ulaşmış oldu. Daha sonra 30 ila 40 arası aktivist, ev sahibi André Franell’in ofisine yürüdü. Kendisine telefonla ulaşılan ev sahibi Franell, tahliyeden geri adım atılmayacağını söyledi. Aynı akşam yapılan gösteride eylemin başarıyla sonuçlandırılmış olması kutlandı.

HUKUKSAL ARKA PLAN
İki ay kadar önce ev sahibi André Franell’in zorunlu tahliye talebi ile (Zwangsräumung) karşı karşıya kalan Gülbol ailesi, Lausitzer Straße 8 numaradaki evlerinde 35 yıldan bir süredir yaşıyor. Kiracı aileyi evlerinden çıkarmak için kiraya devasa oranda bir zam yapan Franell, yeni sözleşme için de yine, aile tarafından karşılanamayacak ölçüde, çok yüksek bir fiyat belirledi. Bu kira artışı nedeniyle ev sahibini mahkemeye veren Gülbol ailesi davayı kazanamadı. Yasal yönetmeliğe göre Gülbol ailesinin talep edilen kira tutarını iki ay içerisinde ödemesi gerekiyordu.  Ev sahibi Franell’in devreye soktuğu bu hukuki teknik durumdan Gülbol ailesinin haberi yoktu. André Franell bu süreç içerisinde aileye hiçbir ihtar yollamadan evin boşaltılmasını talep etti. Gülbol ailesi, tahliye talebini Federal Mahkemeye taşısa da, davayı burada da kaybetti.

Ali Gülbol 1976’dan bu yana Lausitzer Straße 8 numaradaki evde yaşıyor. Başlangıçta anne ve babası ile yaşayan Gülbol, daha sonra eşi Necmiye ve çocuklarıyla beraber 1999 yılında aynı bina içerisinde şu an yaşadıkları daireye taşınıyor. “Daire son derece kötü durumdaydı,” diyor Ali: “Tüm duvarları yıkıp yeniden ördüm, elektrik tesisatını baştan kurdum, daha sonra şöyle düşündüm; ‘eğer her şeyi baştan yapıyorsam, zamanı geldiğinde bu evin bana ait olmasını isterim.’ Daha önceki ev sahibi Poppingger, eve yaptığım masraf mahsup oluncaya kadar kirayı arttırmamaya söz vermişti. Hatta evin daha sonra bana satılacağına ilişkin yazılı bir ön sözleşme de yapmıştık. Dairenin yenilenmesinde çok çalıştık, çok para harcadık. Bütün bir aile altı ay boyunca durmadan evi restore etmek için uğraştık. Fakat nihayetinde 2006 yılında ev açık arttırmada André Franell’e satıldı.”

Franell evi satın aldıktan sonra ilk iş olarak kirayı arttırmaya çalışır. “Ben buna razı olmadım, çünkü halihazırda eski ev sahibi Poppinger ile yapılmış bir anlaşma vardı. İlk olarak bölge mahkemesine gidildi. Poppinger orada mevcut bir anlaşmamızın olduğunu teyit etti. Fakat yargıç, eski ev sahibinin çelişkili ifadeler verdiğini gerekçe göstererek talebimizi geri çevirdi. Daha sonra bölge mahkemesindeki davada Poppinger’i oğlu temsil etmeye başladı, Poppinger’in bunadığı söylendi ve kabul edildi, böylece Poppinger’in mahkemeye gidip gelmesine gerek kalmamış oldu. Neredeyse binadaki herkesin Poppinger’i de ilgilendiren bir davası olduğundan ve yine hemen hemen herkes yeni mülk sahibi Franell’den davacı olduğundan, çok sayıda duruşma randevusu söz konusuydu. Bu benim kötü talihimdi. Poppinger benim hikayemi doğrulayabilirdi ve şu anda her şey daha farklı olabilirdi.”

Daha sonra, 2010 yılında bölge mahkemesi Gülbol ailesini o zamana kadar birikmiş olan, 3500 euro tutarındaki kira bakiyesini ödemeye mahkum eder. Ev sahibi André Franell, Gülbol ailesinin haberi olmaksızın bir son ödeme tarihi tespit ettirir. Ali Gülbol’un bundan haberi yoktur ve herhangi bir ihtar olmaksızın evi boşaltma talebi ile karşı karşıya kalır. “Sanırım 2006’da yürürlüğe giren yeni yasanın kurbanı oldum. Bu yasa, üst üste iki ay kira ödenmediği takdirde, ev sahibine, hiçbir ihtarda bulunmaksızın evin boşaltılmasını talep etme hakkı tanıyor. Bu, skandal bir yasadır. Bu yasaya göre zor durumdaki bir aile iki ay kirasını ödeyemezse rahatlıkla sokağa atılabilir. Böyle adalet olmaz.”

MAĞDURİYETTEN DİRENİŞE
Daha sonra Gülbol ailesi bu karara itiraz eder, itiraz geri çevrilir ve geçtiğimiz yıl 15 Aralık’ta evin boşaltılması için ilk ihtar gelir. Aile bu talebin ertelenmesi için mahkemeye başvurur ve Noel tatili sonrasına erteleme alınır. Aile üst mahkeme olan Federal Mahkemeye gider. Fakat burada da kapılar Gülbol ailesinin yüzüne kapanır, Federal Mahkeme, bölge mahkemesinin kararını onaylar.

Artık evin tahliye edilmesi için son tarih 31 Ağustos 2012’dir. Bu tarihte anahtarların ev sahibine teslim edilmesi gerekir. Fakat ev sahibi ortaya çıkmaz. Anahtarları da sözlü ya da yazılı olarak talep etmez: “Ev sahibinin anahtarları bizzat istememesi aslında beni şaşırttı. Bundan sonra ev sahibinin hukuki temsilcisinin gelip evi zorla tahliye ettirmesini bekledim ve evimden ayrılmamaya karar verdim. Burası benim evim. Son güne kadar kirayı ödedim. Biz evimizden, tekrar ediyorum, evimizden atılmak isteniyoruz, her şeyden önce burası yaşam alanımız. Buradan çıkmayacağız,” diyor Ali.

Gülbol ailesi sonuna kadar mücadele etmeye karar verir. “Biz burada kalacağız, burada kalmak istiyoruz.” Bu süreç içerisinde Gülbol ailesi komşularından ve bölge sosyal merkezi çalışanlarından ve gönüllülerinden destek alır. “Komşularımız her zaman yanımızda oldular, sürekli olarak ne yapacağımızı, mücadelemize nasıl destek olabileceklerini, nasıl yardımcı olabileceklerini soruyorlar. Sosyal merkezde çalışanlar olsun, başka inisiyatiflerden gelen destek olsun, insanlar bizim yanımızda. Bence bu iyi bir şey. Çünkü bu destek örgütlü bir hale geldi, olan biteni duyan insanlar kendiliklerinden gelip destek vermeye, mücadelemize katılmaya başladılar ve bu bir farkındalık yarattı.”

Arkalarına aldıkları toplumsal desteğin öneminin bilincinde olan Gülbol ailesi, bu desteğin yalnızca kendileri için değil, bölgedeki sosyal yaşamın bütünü için can alıcı bir öneme sahip olduğunu düşünüyor. Ali Gülbol’un sözleriyle: “Bu inisiyatiflerin ve çevrede yaşayan insanların bu mobilizasyonunun önemi çok büyük. Çünkü aksi takdirde bölgemizde yaşam mümkün olmayacak. Bu anlamda gidişattan memnum olduğumu söyleyebilirim.”

“BİZ YASAYI TERK ETMİYORUZ, YASA BİZİ TERK ETTİ”
Gülbol ailesi evlerinde kalmaya kararlı. Ali Gülbol, eşi Necmiye ve üç çocuğu, doğup büyüdükleri, kimliklerini inşa ettikleri ve özellikle de çok sevdikleri evlerinden, mahallelerinden ayrılmamakta kararlılar: “Bizim mücadelemizin muhakkak bizim çektiğimiz sıkıntıları çeken başka insanlar üzerinde de etkisi olacak. Vazgeçmemeliler. Yuvaları için, evlerinde kalmak için savaşmalılar.”

Ali Gülbol, indymedia Berlin muhabirlerinin kendisine yönelttiği “Mahkeme kararına uymayıp, bugün burada kalarak yasal çerçeveyi terk etmiş oluyorsun. Bunun doğuracağı sonuçlardan korkuyor musun?” sorusuna, belki de hafızlardan uzun süre çıkmayıp, bu tür mücadelelerde ilkeselleşecek düzeyde bir yanıt veriyor: “Hayır korkmuyorum. Çünkü biz yasayı terk etmedik, yasa bizi terk etti.

Olanlar son derece adaletsiz. Ben yasaların yanında olan birisiyim. Yasalar birlikte yaşamayı olanaklı kılan, birlikte geliştirmeye yardımcı olan şeyler olmalı. Bugün yasa dediğimiz şeyin bununla bir ilgisi yok. Bize olanlar son derece adaletsiz. Bu beni çok öfkelendiriyor. Bu yasaları kim yapıyor? Politikacılar. Bu yasa yapmak değil, lobi yapmak. Her şey kiracıların aleyhine ve sermaye sahiplerinin, bu durumda ev sahiplerinin lehine işliyor. Buna adalet denemez.”

MÜLK SAHİBİ ANDRÉ FRANELL: ZORBA “HAYIRSEVER”
Zorla açık arttırmaya çıkarılan binalar üzerine uzmanlaşmış olan mülk sahibi André Franell, Lausitzer Straße 8 numara ile ilgili olarak internette şunları yazıyor: “2006 yılında Berlin’in sorunlu eski bölgelerinden SO 36’daki (Kreuzberg) çok daireli apartmanı satın aldım. Bodrumun kurutulmasının yanında, çatı ve dış cephe yenilendi. Kira optimizasyonu bina bizim elimizdeyken büyük ölçüde gerçekleşti.”

Berlin merkezli Franell Consulting GmbH adlı şirketin CEO’su olan André Franell’in iş, temel olarak, zorla açık arttırmaya çıkarılan binalara ilişkin internet üzerinden irtibat bilgilerini ve diğer ilgili verileri sağlamak. Kurmuş olduğu André Franell Foundation (André Franell Vakfı) Vietnam ve Tayland’da oteller ve golf sahaları inşa etmek için yaşam alanlarından sürülen yoksul halka destek sağlamak için çalışıyor. (Hayırever olmayan bir zorba daha görülmemiştir. Bütün zorbalar ne kadar hayırsever oluyor…S.İ)

Gülbol ailesinin evden atılmasını engellemek için yaklaşık 2 ay önce örgütlenen destek komitesi, pazartesi günü yayınladığı bildiride, yukarıda sözü edilen “kira optimizasyonu” konusunda şunları söylüyor:

“Kira optimizasyonu, kiracıların çıkarılması anlamına geliyordu. Franell, zorla açık arttırmaya çıkarılan binaları değelendiren bir web sitesini yönetiyor. Sahip olduğu iyi imajı sayesinde, Tayland’da zorla evlerinden çıkarılan insanlara yardım eden bir vakıf kurdu. Franell, Evlerinden çıkarılan ailelerin sırtından kazandığı parayla, aynı zamanda bir hayırsever kisvesine bürünmeye çalışmakta. Sahip oldukları mülkleri, eşi Kathrin Franell idare etmekte. Her ikisi için de dışarıdan toplumsal duyarlılık sahibi insanlarmış gibi görünmek oldukça önemli.”

BERLIN’DE ARTAN KİRALAR
Berlin’deki zorla tahliyeler, devasa ölçüde artan kiralar ile bağlantılı bir olgu. Gitgide daha fazla sayıda insan, daha fazla aile oldukça yüksek meblağlara ulaşan kiraları karşılayamamakta. Evlerin zorla tahliye ettirilmesi genellikle sessiz gerçekleşen bir pratik olsa da, insanları yaşam alanlarından koparan zorla evden çıkarmaların bir şiddet eylemi olduğunun açık hale gelmesi önemli bir adım.

Gülbol ailesi örneğinde, sivil itaatsizlik pratiği ilk kez bir ailenin sokağa atılmasının engellenebileceğini gösterdi. Buradaki politika devasa kira artışlarını durdurmaya yönelik marjinal gibi görünen bir çabaya dayalı olsa da, gelecekte binaların zorla açık arttırmaya çıkarıldığı, insanların zorla evlerinden sokağa atıldıkları örneklerin fazlalaşacağı yeterince açıktır. İktidar partileri genel olarak ev sahiplerinin çıkarlarını gözetmektedir. Buna ilişkin örnekler gündelik hayatta her gün ortaya çıkmaktadır. Konut bir emtia olduğu sürece, bu toplumda bir konut/konaklama hakkı değil, kar hakkı söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, bu durumda birçok insan için sivil itaatsizlik pratiklerine başvurmak elbette kaçınılmaz görünüyor.

Gülbol ailesi gibi başkalarının, başka ailelerin de durumunun iç açıcı olmadığının bilincinde olan Ali Gülbol, bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bana öyle geliyor ki Berlin satılıyor. Fakat Berlinliler’e satılmıyor. Şehir en yüksek fiyatı veren taliplere peşkeş çekiliyor. Bu böyle devam ettikçe Berlin Berlin olmaktan çıkıp, başka bir şeye dönüşecek.”

EKREM EKİCİ – BERLIN

***

Franell’e Mektup: Muhatapsız manifesto!
Geçtiğimiz Çarşamba günü, 22 Ekim’deki direnişi örgütleyen unsurlardan olan Gülbol Ailesi ile Dayanışma Komitesi, Ali Gülbol’un eşi Necmiye Gülbol ve kızları Aylin (20) ile birlikte bir basın toplantısı düzenledi. Bu yazıyı, toplantıda Aylin’in ağzından okunan, Gülbol ailesinin ev sahibi André Franell’e mektubuyla bitirmeyi uygun bulduk. Çünkü söz konusu mektup, olanaklı tüm yasalardan daha keskin olan bir hakikatin dilinden konuşan, emekçi bir ailenin “muhatapsız” manifestosu.

Sayın André Franell,
Elinizdeki mektup vasıtasıyla sosyal vicdanınıza başvuruyoruz; zorunlu tahliye kararını ve kontrat feshini yürürlükten kaldırmalısınız. Burada göz önünde bulundurulması gereken, 35 yıldan fazladır bu evde yaşıyor olmamız, bu evi adeta bir harabeden, bir yaşam alanına dönüştürmüş olmamız, bunun için de oldukça fazla miktarda zaman ve para harcamış olmamızdır. Size soruyoruz: bizi evimizden atmanız size ne kazandıracak? Sizi buna koşullayan şey nedir?

Bizim için evimiz her şeyimizdir, toplumla bağımız, yaşam öykümüz ve herşeyden önce özel alanımızdır. Evimizi korumak ve diyalog vasıtasıyla geçmişe sünger çekip, yeni bir başlangıç yapmak isteriz.

Nihayetinde siz toplumsal olarak zayıf pozisyondaki insanlar için çalışıp, evsizler ve sel mağdurları için bağış toplayan birisiniz. Umuyoruz ki durumu yeniden gözden geçirir ve olumlu bir karara varırsınız.

Saygılarımızla,

Gülbol ailesi…”

Haberin Linki:http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1351590728&year=2012&month=10&day=30

02.11.2012

SEVGİLİ GÜNLÜK ;Bu gün uyuz Ege çok sinirli..

Sabah hava çok acayip güzeldi, çook ılık kapalı hafif hafif yağmur çiseliyor bütün otlar ıslak, ve bütün gece yağan yağmurla hem göl yükselmiş hem de çiftliğin içinde orada burada küçük şahane

gölcükler oluşmuş, ayrıca tarla tam bir çamur banyosu yapmak için özel olarak dizayn edilmiş gibi…Erkenden kalktım ‘ çok çişim var çabuk kapıyı aç ” dedim ve hemen çıktım dışarı. Doğru göl kıyısına gittim, pıtırakların olduğu ot yığınına girdim, gölün çevresindeki su birikintilerinde yuvarlandım, çamur banyosu yaptım, sonra temizlenmek için göle girdim yıkandım, buraya kadar hayat çok güzeldi.

Sonra Ege uyuzu dışarı çıkıp beni gördü. Sinir krizi geçirdi manyak. ‘ Gel sen de çamura gir , stres atarsın ‘ dedim ama, dinleyen kim..Neymiş efendim heryerim pıtırak olmuşmuş yok çamura boka bulanmışmışım.. Göle girdim yıklandım tertermiz oldum diyorum anlamıyor,

söylenip duruyordu.
” Herkesin temizlik anlayışı farklı  ” dedim yürüdüm gittim tekrar göle girdim.
Bu gün hava çok güzel..Egeye rağmen..
İmza Pamuk.
EGE SAKİN
BENİMDE ARTIK FACEBOOK SAYFAM VAR. UYUZ EGE SAKİN GICIK OLUYOR ALTTA SAYFAMIN LİNKİNİ VERİYORUM. TIKLAYIN BEĞENİN. UYUZ EGE DAHA DA ÇOK UYUZ OLSUN…İMZA PAMUK

30.10.2012 / Umut Vakfı

Ağustos ayında serseri bir kurşunla hayatını kaybeden Umut Ceylan’ın katili bayram öncesi yakalandı. Yakalanması tamamen tesadüftü. Uyuşturucu bağımlısı, gazete okumayan ve televizyon seyretmeyen fail, Umut’un olayından haberdar olmadığı için suç aletini ortadan kaldırmayıp tekrar başka bir suça karıştığı için yakalandı. 8 suç kaydı olan failin özel yapım tabancası bulunuyor! Sizce gerçek katil bu kişi mi yoksa bu kişinin suç işlemesine imkân veren sistem mi? Katil yakalandı ama bundan sonraki hukuki süreç Umut’un ailesini ne kadar tatmin edecek?

14 Ekim 2012 tarihinde Antalya’da gerçekleştirdiğimiz Yerel Medya semineri sırasında Antalya Emniyetinden üst düzey bir görevli “Türkiye’de halkın sadece %5’i suç işliyor. Ama bu %5, kalan %95’i korkutmaya ve sindirmeye yetiyor” demişti. Bunun nasıl gerçekleştiği de Umut’un olayı ile daha anlaşılır hale geliyor. 8 suç kaydı olan ve uyuşturucu bağımlısı bir kişi, özel yapım bir tabanca sahibi olabiliyor. Üç ay önce vefat eden dedesinden kalan tabanca, suç kaydı olan bir kişiye miras yoluyla intikal ediyor. Umut’un gerçek katili bir türlü yenilenmeyen silah kanun tasarısıdır. Umut’un katili, 8 ayrı suç kaydı bulunan bir kişinin rahatlıkla elini kolunu sallayarak silahla toplumun içinde gezebilmesine imkân veren sistemin tüm halkalarıdır.

Tamamen bir tesadüf eseri yakalanan fail, eğer Umut’u öldürdüğünden haberdar olsaydı, suç aletini yok ederek izini kaybettirebilecekti. Oysa silah ediniminde merkezi veri tabanı, chip’li ve TC kimlik numarası olan silah taşıma veya bulundurma belgesi kullanılıyor olsaydı, bu mümkün olmazdı. Hele boş kovan ve fişek getirmeleri durumunda yenilerini alabilecekleri bir uygulama olsaydı anında tespit edilebilecekti.

Bu olayın ilk perdesi. Bir de ikinci perde var ki o da mağdur ailelerin hukuk mücadelesi. Yasalar işlenen suçlar karşısında uygulanacak cezalar konusunda oldukça net. Ancak hakimin vicdani karar yetkisi ve cezai indirimler sebebiyle Türkiye’nin her yerinde işlenen aynı tipte suçlara verilen cezalar birbirinin aynısı olmuyor. Bu da ister istemez adalete güveni sarsıyor ve suç işleyen %5’lik kesim çoğunluğun üzerinde bir baskı, korku oluşturuyor.

Bir de eğer suç işleyen kişi “sosyopat” olarak nitelendiriliyorsa, bu kişinin tekrar toplumsal hayata katılımı mümkün olmuyor.  Sosyopat, psikolojik bir bozukluk nedeniyle empati kurma yeteneği bulunmayan kişilere verilen addır. Bu kişiler karşılarındakilerin düşünce ya da duygularını anlama yetisinden yoksun oldukları için, neyin acı vereceğine karar vermede zorluk çekerler. Özellikle cinayet ve yaralama vakalarında kişilerin mutlaka detaylı bir psikolojik muayeneden geçirilmesi ve bu bulgular ışığında hakimlerin karar vermesi gerekiyor. Normal bir bireyin bile cezaevine girdikten sonra profesyonel suçlu olarak çıkma ihtimali çok yüksekken, özel bir şekilde muamele görmesi gereken “sosyopat”ların çeşitli aflar ve cezai indirimlerle tekrar aramıza katılmaları daha fazla “Umut”ların sönmesine yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Umut Vakfı

Haberin Linki:http://www.umut.org.tr/public/haftaninyorumu.aspx?id=27802

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: