Archive for Ekim, 2012


30.10.2012 / Umut Vakfı

Ağustos ayında serseri bir kurşunla hayatını kaybeden Umut Ceylan’ın katili bayram öncesi yakalandı. Yakalanması tamamen tesadüftü. Uyuşturucu bağımlısı, gazete okumayan ve televizyon seyretmeyen fail, Umut’un olayından haberdar olmadığı için suç aletini ortadan kaldırmayıp tekrar başka bir suça karıştığı için yakalandı. 8 suç kaydı olan failin özel yapım tabancası bulunuyor! Sizce gerçek katil bu kişi mi yoksa bu kişinin suç işlemesine imkân veren sistem mi? Katil yakalandı ama bundan sonraki hukuki süreç Umut’un ailesini ne kadar tatmin edecek?

14 Ekim 2012 tarihinde Antalya’da gerçekleştirdiğimiz Yerel Medya semineri sırasında Antalya Emniyetinden üst düzey bir görevli “Türkiye’de halkın sadece %5’i suç işliyor. Ama bu %5, kalan %95’i korkutmaya ve sindirmeye yetiyor” demişti. Bunun nasıl gerçekleştiği de Umut’un olayı ile daha anlaşılır hale geliyor. 8 suç kaydı olan ve uyuşturucu bağımlısı bir kişi, özel yapım bir tabanca sahibi olabiliyor. Üç ay önce vefat eden dedesinden kalan tabanca, suç kaydı olan bir kişiye miras yoluyla intikal ediyor. Umut’un gerçek katili bir türlü yenilenmeyen silah kanun tasarısıdır. Umut’un katili, 8 ayrı suç kaydı bulunan bir kişinin rahatlıkla elini kolunu sallayarak silahla toplumun içinde gezebilmesine imkân veren sistemin tüm halkalarıdır.

Tamamen bir tesadüf eseri yakalanan fail, eğer Umut’u öldürdüğünden haberdar olsaydı, suç aletini yok ederek izini kaybettirebilecekti. Oysa silah ediniminde merkezi veri tabanı, chip’li ve TC kimlik numarası olan silah taşıma veya bulundurma belgesi kullanılıyor olsaydı, bu mümkün olmazdı. Hele boş kovan ve fişek getirmeleri durumunda yenilerini alabilecekleri bir uygulama olsaydı anında tespit edilebilecekti.

Bu olayın ilk perdesi. Bir de ikinci perde var ki o da mağdur ailelerin hukuk mücadelesi. Yasalar işlenen suçlar karşısında uygulanacak cezalar konusunda oldukça net. Ancak hakimin vicdani karar yetkisi ve cezai indirimler sebebiyle Türkiye’nin her yerinde işlenen aynı tipte suçlara verilen cezalar birbirinin aynısı olmuyor. Bu da ister istemez adalete güveni sarsıyor ve suç işleyen %5’lik kesim çoğunluğun üzerinde bir baskı, korku oluşturuyor.

Bir de eğer suç işleyen kişi “sosyopat” olarak nitelendiriliyorsa, bu kişinin tekrar toplumsal hayata katılımı mümkün olmuyor.  Sosyopat, psikolojik bir bozukluk nedeniyle empati kurma yeteneği bulunmayan kişilere verilen addır. Bu kişiler karşılarındakilerin düşünce ya da duygularını anlama yetisinden yoksun oldukları için, neyin acı vereceğine karar vermede zorluk çekerler. Özellikle cinayet ve yaralama vakalarında kişilerin mutlaka detaylı bir psikolojik muayeneden geçirilmesi ve bu bulgular ışığında hakimlerin karar vermesi gerekiyor. Normal bir bireyin bile cezaevine girdikten sonra profesyonel suçlu olarak çıkma ihtimali çok yüksekken, özel bir şekilde muamele görmesi gereken “sosyopat”ların çeşitli aflar ve cezai indirimlerle tekrar aramıza katılmaları daha fazla “Umut”ların sönmesine yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Umut Vakfı

Haberin Linki:http://www.umut.org.tr/public/haftaninyorumu.aspx?id=27802

Reklamlar

Onun adı “BARUT” idi…

“BARUT” ile tanışmamız, hayvan haklarını savunma mücadeleme başlamadan çok önce oldu.

Yıllarca bugünkü HAYDOS Bakım Evi yakınında, ormanda yaşadı.

Fazla ayrıntıya girmeden sizlere biraz BARUT’un hikayesini anlatmak istiyorum.

“BARUT’u bir kez avcılar vurdu, bir kez yaban domuzlarının saldırısına uğradı, bir kez de (tahminim) yılan veya akrep soktu.

Onu herkes yaban domuzu zannederdi. O koca cüssesi ile iki kez ikinci kata  ( Ortaca merkezde )  çıkarmak zorunda kaldım ve günlerce, haftalarca tedavi ettim.

2009 yerel seçimlerden hemen önce,  dönemin DALAMAN Belediye Başkanı Beyhan KORKUT ve veterineri Sezayi KOYUNCU, benim baskılarım üzerine, ihtiyaç olduğu için değil, oy kaygısı nedeniyle alel acele bir rehabilite merkezi açtılar.

Hem de çok gösterişli bir açılış yapıldı.

Canlı yayın yapar gibi birkaç köpek de kısırlaştılar.

Kasıtlı olarak davet edilmememe rağmen gittim.

Bir şov, bir şov; anlatamam…

Emniyetten tutun da Mülki İdare Amirine kadar herkes orada idi…

Bir de ne göreyim…

Bizim kırk yıllık kısır, yaşını almış, benim korumam altında ormanda yaşayan BARUT kafese tıkılmış.

Sadece BARUT değil, ormanda yaşayan birkaç arkadaşı da parmaklıklar arkasında.

Tabii hemen alıp götürdüm.

Sonraları bu bakım evi pislik içinde kapandığında ve içinde bulunan köpekler -yine Dalaman Belediyesi tarafından- ÇÖP GİBİ ormana atılıp, açlık ve susuzluğa terk edildiğinde ne yazik ki, o gün bu şaşalı açılışa gelen hiç kimse bir daha ne köpekleri ne de o bakım evini hiç merak etmediler.

Hiç ilgi alanlarına girmedi.

Bundan üç yıl kadar önce, BARUT kendi başına sallana sallana bugünkü HAYDOS Bakım Evi’ne geldi.

Kulağı fena şekilde intihap içinde, bitkin ve perişan…

Onu tekrar bakım altına aldım ve ondan sonra benden hiç ayrılmadı; HAYDOS Bakım Evi’nin demirbaşı oldu…

Ta ki 12 Ekim 2012 tarihinde, Dalaman Belediyesine ait resmi bir araçla, yıllar önce onu zorla alıp göstermelik bakım evine tıkan zabıta tarafından KATLEDİLENE kadar.

Ekte bağlantısı bulunan güvenlik kamarası görüntülerine iyi bakınız.

Zavallının üstünden geçiliyor ve zabıta Duran KARA, ARAÇTAN İNMEYE VE VETERİNER ÇAĞIRMAYA ZAHMET VE MİNNET ETMİYOR!

Yılların BARUT’u 13 Ekim 2012 tarihinde, sabaha karşı iç kanamadan -bir hiç yoluna- ölüyor.

İşin en kötü yanı; bu zabıta Duran KARA’yı amiri Birol KILINÇ’a, veteriner Sezayi KOYUNCU’ya ve Belediye Başkanı Sedat YILMAZ’a şikayet ettim…

Duran KARA’nın aşırı hız yaptığını, dönüşü olmayan bir felakete sebep olacağını BİN KEZ SÖYLEDİM, ikaz ettim.

Olaya sadece Birol KILINÇ insancıl ve medeni yaklaştı. Her aradığımda “kendisi ile konuşacağını, ikaz edeceğini” belirtti.

İşte sizlere belediyeler tarafından acımasızca katledilen/yok edilen canlardan biri olan BARUT’un hikayesi…

Lütfen bu olayı unutmayınız, unutturmayınız!

Hukuksal mücadelem devam edecek! O geri gelmeyecek, bunu biliyorum ama cezasız kalmasın…

Olay anının video görüntüleri linki ve Dalaman belediyesinin iletişim bilgileri ektedir.

s.koyuncu@dalaman.bel.tr info@dalaman.bel.tr……Tel: 02526921020…Fax: 0252 692 2015

TÜRKAN DAĞDELEN

Kılıçdaroğlu’na biber gazı

29 EKİM 2012/ Birgün

Kılıçdaroğlu A Kılıçdaroğlu

Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Ankara Ulus Meydanı’ndaki 1.Meclis binası önünde yaşanan olaylardan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da etkilendi.

Ulus Meydanı’nda polisin sert müdahalesiyle karşılaşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, parti yöneticileri ve milletvekilleriyle birlikte 1. Meclis’in bahçesine girmek zorunda kaldığı görüldü. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na biber gazı sıkıldı, CHP lideri korumaları tarafından Birinci Meclis’in arkasındaki TSK’nın erbaş gazinosuna alındı.
Bu arada, birinci ve ikinci barikatı aşan Kılıçdaroğlu’na biber gazı sıkılması ile birlikte, Kılıçdaroğlu’nun korumaları ile polis arasında da gerginlik yaşandı

“POLİSİN HEDEFİNDE KILIÇDAROĞLU VAR”
Ankara Ulus Meydanı’nda yaşanan olaylar CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Facebook sayfasında da dakika dakika duyuruldu.
Kılıçdaroğlu’nun Facebook sayfasında, “Polisin hedefinde Kemal Kılıçdaroğlu var” başlığıyla duyurulan olaylar ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Polisin hedefinde Kemal Kılıçdaroğlu var. Bulunduğu bölgeye su ve biber gaz sıkılıyor. CHP İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz yürüyüş için polis barikatını kaldırmak istedi. Özgündüz emniyet yetkilileri ile konuştuğu sırada polis önce o bölgeye gaz bombası attı. Ardından Özgündüz’e biber gazı sıkıldı. Ali Özgündüz’e çevik kuvvetin de müdahale ettiğini gören CHP Milletvekili Levent Gök araya girince o da aynı sert muameleyle karşı karşıya kaldı. Bu arada CHP Genel Başkan yardımcısı Adnan Keskin’in yer aldığı bölüme de gaz bombası atıldı.”

    

     

KÖTÜYE CENNET BİLE DAR…                                                                                                                                                        

Biliyor musunuz en çok sevdiğim hayvan köpek ama en çok saygı duyduğum hayvan ise karıncadır.

Yıllarca hayvanlara dokunup onlara sevgi verdim.

Karşılığında onların güvenini ve dostluğunu kazandım.

Gel gör ki, karıncalar beni hiç umursamadı.

Fethiye’ye geleli karıncalar hayatıma daha çok girdi.

Ben bu kadar çok karıncayı hiçbir yerde görmedim şimdiye dek.

Sanıyorum sürekli yer sarsıntısı olduğu için hep teyakkuz halindeler. Kuş gözleyen dostlar.! İzleyin beni. Ben de karınca gözlüyorum. Onlar da sosyal bir toplum ve kendi yasaları var.

Kendime hayat dersi çıkarıyorum onlardan. Toplumsal örgütlenmenin en güzel örneğini veriyorlar.

Varlıklarını korumak ve yaşamak için adeta adil bir devlet düzeni kurmuşlar. O kadar çok kendi hayatlarına dalmışlar ki, kendi hayatları dışında hiçbir şey ile ilgilenmeden salt kendileri ve yaşamları için çalışıyorlar.

Bahçeye koyduğum dağ gibi bulguru 2-3 gün içinde yok ettiler. Gözlerime inanamadım. Açtıkları delikten hepsi yuvalarına gidiyor.

Yerin altında nasıl bir düzen var. Anlaşılır gibi değil. Deliler gibi çalışıyorlar. Dedikodu yok, kavga yok, kıskançlık, haset hiç yok. Kargaşa, kaos yok. Tek dertleri yaşam ve ayakta kalma çabası.

Araştırmacılar karıncaların yer altındaki kilometrelerce uzunluktaki yuva ve yerleşim düzenlerini incelediklerinde şaşkınlığa uğruyorlar. Nasıl bir düzen bu anlayabilmiş değilim.

Bazen büyük bir yiyecek parçasını 3-4 karınca bir araya gelip hep beraber sürükleyerek yuvalarına götürüyorlar. Çok enteresan ölü bir karıncayı bile hep beraber alıp taşıyorlar.

Sürekli bir disiplin ve intizam içindeler. Dikta yok, zorlama yok, terör yok, balyoz hiç yok. Saygı ve sevgi içinde nesillerini sürdürüyorlar.

Onlardan saygıyı, sevgiyi, disiplini, azmi ve hayata karşı direnmeyi yine ve yeniden öğreniyorum.

Bu yaşta bile öğreneceğim ne çok şey olduğunu fark edebilmek ne güzel. Her zaman olduğu gibi yine tekrarlıyorum. Anlayana hayvan olayı bir felsefedir.

Şimdi son hasat zamanıdır. Evimin bahçesinde bir nar ağacı vardı. Her yıl narlarını sevgiyle topladığım. Artık bahçede kocaman apartmanlar var. Ağaçlarımı kesip yok etmişler.

Bir tek nar ağacım kalmış gözden uzak ve boynu bükük. Oysa evler yapılırken hiçbir ağacın kesilmeyeceğine dair söz almıştım. Gülibrişim ağacım taşınıp başka bir köşeye dikilecekti.

O ağaç yıllarca bana gölge etmiş, her akşam güzel kokusu ile beni mutlu etmişti. O ağaç da bütün ağaçlar gibi kesilmiş.

Şarkılarda olduğu gibi “O ağacın altı” kalmamış. Anımsayacak tek bir bitki bile kalmamış bahçemde. Oysa söz kurşun gibi ağırdır. Ağızdan çıktı mı unutulmaz.

Bahçedeki ağaçlarımın öyküsünü bir gün tekrar yazacağım uzun, uzun.

Ama ağaçlarım hiç affetmeyecek. Şimdi son hasat zamanıdır deyip üzerinde kalan iki narı alıp geldim.

Bahçemin son hasadı ve son narlarım. Oysa nar bereket ve cenneti simgeleyen bir meyvedir.

Einstein der ki,

“İnsanlar ikiye ayrılır. İyi insan ve kötü insan.” Ben iyi insan cenahında kalmayı seçtim.

Elimde kalan sadece iki tane nar.

Dağarcığımda daha neler var.

Yüreğim istese bir bahar bağışlar.

Gördüklerim neye yarar.

Kötüye cennet bile dar.

Bahçeme artık, sadece hüzün yağar.

Bu kalem  istese daha neler yazar..

Ben karıncalar gibi yaşamayı, elimden, dilimden ve yüreğimden geldiğince sevdiklerimle aynı yolda yürümeyi, ihanet etmemeyi, bir nar gibi bereketli olmayı ve cennete gitmeyi tercih edenlerdenim.

Gulturan55@hotmail.com

Hangi tarihte emekli olacaksınız?
Ali Tezel yazdı…
26 Ekim 2012 Cuma,
Kadınlara emeklilik ne zaman?

Mayıs 2008’e kadar işe giriş başlangıcı olan kadınların prim günü şartı çalışma sürelerine bağlı olarak 5000 güne kadar düşerken, bu tarihten sonra işe girenler 7.200 günü tamamlamak zorunda. Bu şart yerine gelse bile en erken 58 yaşında emekli olabilecekler

Bugün sizlere eski adıyla SSK yeni adıyla 4/A sigortalısı olan kadınlarımızın hem normal hem de yaşlılıktan emeklilik şartlarını ve kademelendirmeye göre emeklilik yaşlarını vereceğiz. Eski adıyla SSK yeni adıyla 4/A’lı olarak emekli olacak olanlar aşağıdaki açıklanan durumlara göre belli edilen emeklilik şartları ile emekli edileceklerdir. Tablodaki işe başlama tarihinden maksat, SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı veya özel banka/borsa sandıklarının iştirakçisi olarak ilk kez sosyal güvenlik sistemine dahil olunduğu tarih. Çıraklık ve staj süresi ise sigortalılık başlangıcı değil. Yukarıdaki üç şartın tamamının gerçekleşmesinden sonra talep ile emekli olunabilir. Hangi kurumdan emekli olunacağının tesbiti; son 7 yıllık prim/kesenek ödeme süresi (boş geçen süreler sayılmaz) içinde en çok hangi kuruma prim ödenmiş o kurumdan ve o kurum mevzuatına göre belli edilir.

01.05.2008 SONRASI İŞE GİREN KADINLAR İÇİN ŞARTLAR NE?

İlk defa 01.05.2008 tarihi ve sonrasında işe girmiş yani sigortalı olmuş veya olacak bayanların 4/A bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için prim gün sayısı şartı 7000 gün değil 7200 gün olarak uygulanır. Emeklilik yaşlarının tesbiti de 7200 günü tamamlayacakları zaman göre belli edilir.
Buna göre;

1) 7200 günü 31.12.2035 tarihine kadar tamamlayan bayanlar 58,
2) 1/1/2036 ilâ 31/12/2037 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 59,
3) 1/1/2038 ilâ 31/12/2039 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 60,
4) 1/1/2040 ilâ 31/12/2041 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 61,
5) 1/1/2042 ilâ 31/12/2043 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 62,
6) 1/1/2044 ilâ 31/12/2045 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 63,
7) 1/1/2046 ilâ 31/12/2047 tarihinden sonra 7200 günü tamamlayanlar için 64,
8) 1/1/2048 tarihinden sonra 7200 günü tamamlayan kadınlar için ise 65,

yaşında emekli olurlar.

YAŞLILIK ŞARTLARIYLA EMEKLİLİK OLABİLİYOR
Bazı çalışanların prim ödeme gün sayıları 5000’lere ulaşamaz işte onlar için de daha az prim ödeme gün sayısı ile ilerlemiş yaşlarında emekli edilmeleri de mümkündür.

Kadınların SSK’dan 3600 gün ile yaşlılıktan emeklilik şartları (08.09.1999 öncesi işe girenler)

08.09.1999 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 4447 Sayılı Kanun ile eklenen 506 Sayılı Kanun’un Geçici 81. Maddesinin (A) bendine göre;
08.09.1981 (dahil) den önce işe başlamış olan KADINLAR 3600 gün sayısını tamamlamak şartıyla eskinden olduğu gibi 50 yaşında emekli olacaklardır.

4759 Sayılı Kanuna göre ise;
23.5.2002 tarihinde 15 yıllık sigortalılık süresini tamamlamış, 50 yaşını doldurmuş ve 3600 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş bulunanlara (yani 3 şartı da yerine getirmiş olanlar) istekleri halinde emekli olabilirler.

Yukarıdaki şartları yerinde getiremeyenler ise;

Aşağıdaki ÜÇ şarttan hepsini tamamladıkları tarihe göre 50 yaşından geç emekli olacaklardır ve emekli olacakları yaşlar aşağıdaki gibidir.
3-Aşağıdaki ÜÇ şartın tamamını,
I-En az 15 yıllık sigortalılık süresi (işe başlama tarihinden emekliliğe kadar geçen süre)
II-En az 3600 gün malüllük-yaşlılık ve ölüm sigortaprimi ödemiş olmak,)
III-50 yaşını tamamlamış olmak,
Şartlarını;

1-24.05.2002-23.05.2005 tarihleri arasında yerine  getirenler,  52 yaşında
2-24.05.2005-23.05.2008 tarihleri arasında yerine  getirenler,  54 yaşında
3-24.05.2008-23.05.2011 tarihleri arasında yerine  getirenler,  56 yaşında
4-24.05.2011 tarihinden sonra yerine getirenler,    58  yaşında,

Emeklilik talebinde bulunabilirler.

Not: Bu hesaplamayı yaparken 15 yıllık sigortalılık süresi, 3600 gün sayısı ve 50 yaş şartlarından en son hangisi tamamlanıyorsa, o tarih esas alınacaktır.

KADINLARIN SSK’DAN 4500 GÜN İLE YAŞLILIKTAN EMEKLİLİK ŞARTLARI
(09.09.1999 ile 30.04.2008 arasından işe girenler)

09.09.1999 günü ile 30.04.2008 günü arasında işe giren bayanların kısmi emeklilik şartlarıyla yani 4500 gün sayısı ile emekli olabilmeleri için 58 yaşını tamamlamış, 25 yıldan beri sigortalı olması ve en az 4500 gün sayısı ile yaşlılıktan kısmi emekli olacaklardır. Görüldüğü üzere, 08.09.1999 gününden sonra işe girenler için normal emeklilik şartlarında sigortalılık süresi diye bir şart kalmamış iken kısmi emeklilik için 25 yıllık bir sigortalılık süresi şartı da getirilmiştir.

KADINLARIN SSK’DAN 5400 GÜN İLE YAŞLILIKTAN EMEKLİLİK ŞARTLARI
(01.05.2008 günü ve sonrasında işe girenler)

İlk defa 01.05.2008 tarihi ve sonrasında işe girmiş yani sigortalı olmuş veya olacak bayanların 4/A bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için kısmı emeklilik şartının prim gün sayısı şartı 5400 gün olarak uygulanır. Emeklilik yaşlarının tesbiti de 5400 günü tamamladıkları/tamamlayacakları zaman göre belli edilir.

Buna göre;
5400 günü 31.12.2035 tarihine kadar tamamlayan bayanlar 61 yaşında emekli olurlar ama diğerleri için yaş,
1) 1/1/2036 ilâ 31/12/2037 tarihleri arasında 5400 günü tamamlayan kadınlar için 62,
2) 1/1/2038 ilâ 31/12/2039 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayan kadınlar için 63,
3) 1/1/2040 ilâ 31/12/2041 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayan kadınlar için 64,
4) 1/1/2042 tarihinden itibaren ise kadın için 65,
olarak uygulanır. Ancak yaş hadlerinin uygulanmasında 5400  prim gün sayısı şartının doldurulduğu tarihte geçerli olan yaş hadleri esas alınır.

İKİ MESLEK GRUBUNUN YIPRANMASI KALDIRILDI
1.10.2008 gününe kadar basın ve gemi adamları yıpranmalı (ilave sigortalılık süreli) olarak çalıştılar ve yıpranma hakkı 1.10.2008 günü kaldırıldı. Şimdi gazetecilerin emeklilik hesaplaması için hangi işlemleri yapacaklarını açıklayacağız. 1-23.05.2002 gününe kadar SSK hizmet cetvelinde ne kadar (2A veya 3A gününüz var toplayın ve çıkan sonucu dörde bölün. Mesela, 23.05.2002 gününe kadar basında (2A veya 3A) olarak 3200 gününüz varsa dörde böldüğünüzde 800 gün edecektir. 800 gün de 2 yıl, 2 ay, 20 gün eder. (SGK’da yıl 360, ay da 30 gündür) 2-Şimdi bulduğunuz dörtte birlik gün sayısı kadar ilk işe girişinizi geriye çekin ve bulduğunuz işe giriş tarihine göre tablodan emeklilik şartlarınızı bulun. 3Son olarak da ilk işe girişinizden 1.10.2008 gününe kadar olan basın (2A veya 3A) günlerinizi toplayın ve dörde bölün. Çıkan gün sayısı kadar da tablodan bulduğunuz emeklilik yaşınızdan düşme hakkınız var ve ilk işe girişinizi de bu süre kadar geriye çekme hakkınız var.

Haberin Lİnki:http://ekonomi.haberturk.com/is-hayati/haber/788478-hangi-tarihte-emekli-olacaksiniz

Ev işi grevine girdi, internet fenomeni oldu

Üç kızının ve eşinin dağıttığı evi toplamaktan usanan Kanadalı Jessica Stilwell çocuklarına bir ders vermek için greve başladı. 6 gün boyunca hiç ev işi yapmayan anne deneyimlerini bloğunda paylaşınca internet fenomeni haline geldi.

ntvmsnbc
Güncelleme: 16:12 TSİ 24 Ekim. 2012 Çarşamba

Kanada’nın  Calgary kentinde yaşayan üç çocuk annesi Jessica Stilwell işten eve yorgun geldiği bir gün evi her zamanki gibi pislik içinde bulunca “canıma tak etti” diyerek greve başladı.

6 gün boyunca ev işi yapmayan ve bu grevden çocuklarına bahsetmeyen Stilwell yaşadıklarını bloğunda takipçileriyle paylaştı.

Sosyal medyada yer bulan grevi, “Çıldırmış Çalışan Anne” adlı bloğunda paylaşan çalışan anneyi bir anda internet fenomeni yaptı.

Independent gazetesinin haberine göre çocuklarının ve eşinin kirli çamaşırlarını yıkamayan, bulaşıklarını ortada bırakan ve temizlik yapmayan Stilwell bu süre boyunca sadece kendi kirlilerini gizlice yıkadı.

Ev halkının gün geçtikçe pislenen evde söylenmeye başladığını belirten Stilwell şöyle konuştu:

“Dördüncü gün kızlarım yaklaşık 17 kez yanıma gelip mutfağın berbat bir halde olduğunu söyledi.

Sonra herkes evdeki pislik için birbirini suçlamaya başladı ve işler giderek çirkinleşti.”

Altıncı gün kızlarına grevde olduğunu itiraf eden Stilwell yaşadıklarını şu sözlerle anlattı: “Bana ‘bu şimdiye kadar duyduğumuz en aptalca şey. Anneler çocukların arkalarını toplamak için vardır’ dediler.”

Başta Kanada ve ABD olmak üzere bir çok ülkede çalışan annelerin “kahramanı” olan Stilwell şöyle konuştu:

“Çocuklar sonunda bana yardım etmeye karar verdi. Anne-babalarına sürekli olarak “benim için ne yapacaksın?” diye soran bir yeni nesil yetiştirdiğimizi düşünüyorum ve bu da beni korkutuyor.”

Haberin Linki:http://www.ntvmsnbc.com/id/25392510/

Kadın Cinayeti Belgeseli “Hani Meral”

Eski kocası tarafından öldürülen Meral’in hikayesinin anlatıldığı Hani Meral belgeselinde Aynur Doğan, Feryal Öney, Fulya Özlem, Neslihan Engin, Rojin, Sezen Aksu şarkılarını kadın katline karşı söylüyor.

İstanbul – BİA Haber Merkezi
23 Ekim 2012, Salı

Yapımcılığını Filmmor Kadın Kooperatifi’nin, yönetmenliğini Melek Özman’ın yaptığı Hani Meral belgeseli 25 Kasım’da Feriye Sineması’nda gösterime giriyor.

Belgeselde, 22 Haziran 2011 tarihinde eski kocasının dokuz bıçak darbesiyle hayatını kaybeden Meral’in hikayesi yakınlarının tanıklıkları ve kadın şarkıcıların Meral için, kadın cinayetlerine karşı söyledikleri şarkılarıyla anlatılıyor.

Aynur Doğan Dotmame, Feryal Öney Hayat Benimdir, Fulya Özlem Meral’e Ağıt, Neslihan Engin Nazo, Rojin Mirin, Sezen Aksu Ünzile şarkısıyla belgesele katılıyor.

“Hani Meral” 25 Kasım – 9 Aralık arası her gün 12.30’da, Feriye Sineması’nda izleyici ile buluşacak.

Çekimleri 2 yıl süren belgesel Hollanda Konsolosluğu Matra Fonu’nun katkılarıyla yapıldı. (ÇT)

Haberin Linki:http://www.bianet.org/bianet/sanat/141629-kadin-cinayeti-belgeseli-hani-meral

Medeniyet ve hayvanlar

21/10/2012 / Radikal

Haber: AHU ANTMEN / Arşivi

1910’da İstanbul’un köpekleri toplanıp Sivriada’ya ölüme terk edildi de kökleri kazındı mı? Ya da diğer bilinen ve bilinmeyen itlaflar, köpeklerin sonunu getirdi mi?
Medeniyet ve hayvanlar
Meclis, aldığı tepkiler üzerine, Hayvanları Koruma Kanunu nu gözden geçirmeye karar verdi.

11 Eylül 2012 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından TBMM Başkanlığı’na sunulan yasa tasarısının 2004 tarihli 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nu iyileştirmesi beklenirken, aksine cehenneme giden yolun ‘iyi niyet’ taşlarıyla nasıl döşenebileceğini gözler önüne serdi. Cehennem, çünkü öyle görünüyordu ki hayvanlar önce belediye barınaklarına -yani toplama kamplarına- tıkılacaklar, ardından doğal hayat parklarına -yani ormanlara– terk edilecekler. Kulağa hoş geliyordu belki doğal hayat parkı, ama Türkiye ’de kanunda dile getirilen korumacı duyarlılıklarla uygulamada görülen düpedüz ihmaller birbirini pek tutmuyordu. Barınak/orman döngüsü, kısırlaştır-aşıla-alındığı ortama bırak ilkesi (Madde 6) üzerine temellenmiş eski yasaya rağmen de işliyordu yer yer. Önce toplanıp barınaklarda gönüllülerin tüm çabalarına rağmen sıcak soğuk demeden bekletilen, sonra ormanlara aç susuz bırakılan, yetmedi topluca zehirlenen köpekleri bilenler biliyordu. Hayvanseverler bu yüzden özellikle sosyal medyada yoğun olarak devam eden bir yasa karşıtı kampanya başlattı. Ayrıca binlerce insanın katılımıyla gerçekleşen 30 Eylül 2012 tarihli yürüyüş sayesinde yasanın gözden geçirileceği sözü verildi. Sonuç: Bilmiyoruz ve bekliyoruz.

Medeni ülke hayvanları 

Türkiye de ‘medeni’ ülkeler gibi sokakta sahipsiz hayvanın kalmadığı, barınaklarında cins cins köpeğin ölümü beklediği bir ülke mi olacak? Evet, çoğu ‘medeni’ ülkede sokaklarda hayvan yok. Çünkü terk edilen hayvanı düzenli olarak takip eden bir yerel otorite var. O yerel otorite, yeniden sahiplendirilemeyen hayvanları yasalar çerçevesinde öldürme/öldürmeme seçeneğine sahip olabiliyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve ABD ’de çeşitli eyaletlerde sağlıklı hayvanlara ötenazi uygulamasının durdurulmasına yönelik çalışmalar bir sonuç vermiş olsa da, aslında terk edilmiş hayvanların sonu genellikle ölüm oluyor. Sözgelimi ABD’de devlet güdümündeki barınaklara terk edilen hayvanların ölüm istatistiğinin yüzde 64 olduğu biliniyor. Kısacası Batı’nın sokakları ‘temiz’. Ne var ki, sorunun kökü kazınmış değil. Köpek sahibi olmak isteyenlerin barınaklardan sahiplenmek yerine petshoplardan veya üretim çiftliklerinden hayvan almaya devam etmeleri ve terkler, tam bir kısır döngü oluşturuyor. Bu tür tercihlerde en ufak bir oynamanın bile hayvan ötenazisini doğrudan etkilediği biliniyor. Kısacası öldürmek, medeni ülkelerin de deneyimiyle sabit olduğu gibi, hiçbir zaman çözüm değil. Bu ‘medeni’ sistem, dönen bir evcil hayvan endüstrisine yeni hayvan beslemekten başka bir anlam taşımıyor.

Hayvan ticareti 

Şimdi biz Türkiye’de de son yıllarda pek bir hayvansever olduk, sıra galiba bu konuda da medenileşmekte! Adım başı ‘petshop’ açılıyor, cins cins köpek parklarda arzı endam ediyor. Buna karşılık barınaklar da cins köpek dolu. Ne ilginçtir ki, yerel otoriteler ve genel olarak devlet, kaçak hayvan ticaretinin veya üretim çiftliklerinin üzerine hiç gitmiyor, yani bu çarkı besleyen mekanizmayı görmezlikten geliyor. Oysa başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de esas mesele, kaçak hayvan ticaretine son vermek ve belki bir süre için Türkiye’ye yurtdışından yasal yollarla getirilen evcil hayvanların ticaretini de ciddi anlamda sınırlandırmaktan geçiyor.
Yeni yasanın dolaylı yoldan işaret ettiği çözüm olan öldürmenin çare olmadığını hatırlamak için biraz geçmişe dönmek yeterli. 1910’da İstanbul ’un köpekleri toplanıp Sivriada’ya ölüme terk edildi de kökleri kazındı mı? Ya da diğer bilinen ve bilinmeyen itlaflar, köpeklerin sonunu getirdi mi?

İstanbul’un köpekleri 

Fransız yazar Catherine Pinguet, ‘İstanbul’un Köpekleri’ adlı kitabında, II. Mahmud döneminden itibaren Türkiye’de ‘köpeklerden kurtulma fikri’nin İstanbul’da yaşayan Batılılar aracılığıyla ‘medenileşme’ fikriyle özdeşleştirildiğini, köpeklerin toplanmasına en büyük tepkilerin ise geleneksel Müslüman mahallelerinden geldiğini anlatır. Pinguet’nin dediği gibi, “savunmasız bir hayvanı öldürmek günah, yaratılana bir saldırı; susamış, acıkmış bir köpeğe acımaksa sevap sayılır”. Pinguet’nin anlattığına göre geleneksel topluma dayatılan reformlar ilerlemeyi temel alan bir ideolojinin ürünü olarak görülmüş, bu siyasetin ilk kurbanı olan köpekler de direnişin simgesi olarak halkta sempati uyandırmıştı. Öte yandan, son derece faydacı nedenleri de vardı köpekleri ‘sevmenin’: “Ne kadar can sıkıcı olsalar da İstanbul’da aşağı yukarı işe yarar bir bela oluşturuyorlardı. Zabıtanın basiretsizliğini telafi ediyor, sokaklardaki büyük miktardaki çer çöpü topluyorlardı…”
Şükür ki günümüzde belediyeler çöpleri topluyor, güvenlik için de köpeklere ihtiyacımız yok! Belki bugün eskisine benzeyen mahallelerde yaşamıyoruz ama geçmişimizden tümüyle kopmuş da değiliz. Devam eden bazı davranış biçimlerimiz arasında mahallenin köpeğine, kedisine gölge etmemek, bir kap su koymak da var. Yasada sık sık hayvanların ‘etolojik’ (bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışları) ihtiyaçlarından söz ediliyor. Özünde insana yakın yaşamaya eğilimli köpekleri, kedileri insanlardan uzak ‘doğal hayat parkları’na bırakmak, onların etolojik ihtiyaçlarına çare olmadığı gibi, aç ve susuzluğa terk etmektir. Bu hayvanlar tüylü oyuncak değil kardeşim, anlayın artık!

Haberin Linki:http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1104715&CategoryID=42

SİLAHLARIN İBADETİ…

Niçin kızdın hoca…

Biri öldürmek…

Öbürü yaşatmak…Hangisi yüce…

*

Aynı gün hayvan dostları sokaklarda, yanlarında ekmeklerini paylaştıkları dili olmayan dostları canlılar…

Kediler, köpekler, kuşlar…

Onları öldürmek isteyen kanunu durdurmaya çalışıyorlar…

Öğrenciler vardı aralarında mesela; ayağında ayakkabısı eskimiş, harçlığını can dostu köpeği ile paylaşan…

Kadınlar vardı; dünyaya annelerin getirdiği her canlıyı seven…

Erkekler, yiğitliğin öldürmek değil, yaşatmak olduğuna inanmış…

İnsanlar vardı orada…

İnsanlar…

*

Aynı gün “kesme” ilanları, anonsları, reklamları yapılıyordu…

Üç ayağını bağlayacaksın, bir ayağı ile çırpınsın diye…

Sevabına hani, tek ayakla çırpınma hakkı…

Satırla dana kovalama görüntüleri televizyonlarda, yatmayanların önce ayaklarını kırdıkları var arşivlerde..

Kesilecek bir kuzunun filmiydi; onu besleyen dostu çocuğun arkasına takılmış, koşturuyorlardı okulun önünde…

Çocuk ağladı…

Çünkü şurada iki günü kaldı…

*

İşte…

Birincisi yaşatmak için çırpınmak…

İkincisi öldürmek için…

Hiç ikisi bir olur mu?..

*

Hepimizin inancı var…

Kimse kimsenin ibadetine dil uzatamaz, karışamaz ve yargılayamaz…

İnanmak bir temiz duygudur…

Kuran’da kurban kesmek sadece uzun yoldan gelmiş hacıları doyurmak için, hac mahali içindir, aç bak bari…

Ya da “Kesmek yerine parasını veririm; çocuklara sevinecekleri giysiler, ayakkabılar, oyuncaklar, hastalandıklarında ilaç alınsın” derseniz…

Bu niçin dine aykırı olsun?..

*

Ama şehirleri kızıl kana bulayarak, sokakları kan kokutarak, ırmaklardan bile kan akıtarak çocukların gözü önünde, acemi bıçaklarla bir canlıyı kesmenin neresi ibadettir?..

Sorun gerçek âlim Prof. Hüseyin Hatimi’ye…

Akıl bilmiyorsa…

*

Ve sorun:

Tüm dünyada barış rüzgârları eserken niçin Müslümanlar birbirlerini kesiyorlar?..

Bu tekbir sesleri ile insan öldürmek nereden geliyor?..

Sadece bu topraklardaki bu vahşet, bu linç, bu katliamlar, bu acılar, bu yok ediş, bu bombalar, bu kan niçin?..

Çocuklara öyle mi öğretildi; kesmek ibadet ise…

İşte…

Silahların ibadeti midir bu?..

***

23 Ekim 2012 – bcoskun@cumhuriyet.com.tr

Haber : Fırat Özgül

%d blogcu bunu beğendi: