Archive for Aralık, 2011


“Büyük Ankara Sirki” için getirilen ayıların tutulduğu barınakta çıkan yangında dokuz ayı öldü. HAYTAP Başkanı Şenpolat insanların eğlenmesi için hayvanların kullanılmasına her zeminde karşı olduklarını söyledi.

Ankara – İstanbul – BİA Haber Merkezi
30 Aralık 2011, Cuma

Ankara’da “Büyük Ankara Sirki” için getirilen ayıların bulunduğu barınakta yangın çıktı. Çıkan yangında dokuz ayı dumandan boğularak öldü.

Barınakları yapan Ankara Büyükşehir Belediyesi yan şirketlerinden BELYA’nın Genel Müdürü Avni Kavlak, “Yangın neden çıktı” sorumuza olayın kaza olduğu yanıtını vererek, “Trafik kazaları neden oluyor?” dedi.

Hayvan Hakları Federasyonu (HAYTAP) Başkanı Ahmet Kemal Şenpolat ise hayvanların insanları eğlendirmek amacıyla kullanılmasının her türlüsüne karşı olduklarını ifade ederek sirklerde hayvanların kullanılmasının Bolivya’da tamamen yasaklandığını ve bu trendin giderek yayıldığını söyledi.

“Barınakları belediye değil biz yaptık”

BELYA Genel Müdürü Avni Kavlak, bianet’e yaptığı açıklamada, Ankara’ya gelen sirklerin doğrudan kendilerine başvurmadığını, ihaleye çıkıldığını ve Büyük Ankara Sirki ihalesini de kendilerinin kazandığını ifade ederek hayvanların kaldığı barınakları BELYA’nın yaptığını söyledi.

13 yıldır bu işi yaptıklarını, Ankara’ya gelen sirklerin talepleri doğrultusunda ve uluslararası kriterleri göz önünde bulundurarak hayvanlara barınak yaptıklarını söyleyen Kavlak, yangının elektrik kontağından da izmaritten de çıkmış olabileceğini ifade ederek hazırlanacak raporun ardından yangının nedenini öğreneceklerini söyledi.

“Bu ticari bir olay”

“Hayvanlar için elbette son derece üzücü bir olay. Ancak bu hayvanlar eziyet edilerek değil, Almanya’daki Kunt gibi, ufakken alınıp sevgiyle büyütülmüş ve eğitilmiş hayvanlar” diyen Kavlak, hayvan sahibinin zararını karşılayacaklarını söyledi.

Kavlak, sirk yetkililerine moralleri bozuk olduğu gerekçesiyle dilerlerse kalan gösterileri erteleyebileceklerini teklif ettiklerini ama kendilerinin “sahne sanatı” yaptıklarını ifade ederek bu teklifi geri çevirdiklerini sözlerine ekledi ve şöyle devam etti:

“Büyük Moskova Sirki büyük bir şirkettir. Bu sirk çeşitli yerlerde gösteriler düzenler. Mesela bir yerde biz fil gösterisini beğeniriz ve talep ederiz. Bize derler ki, ‘Olmaz fil Kanada’ya gidecek.’ Bu böyle ticari bir olay.”

“Ayılar bisiklete binince insanlar ‘eğleniyor'”

HAYTAP Başkanı Ahmet Kemal Şenpolat ise HAYTAP olarak başından beri hem kara sirklerine karşı hem deniz sirklerine, yani yunus parkları, balina gösterileri gibi sirklere karşı mücadele verdiklerini ifade ederek hayvanların insanların keyif almasına yönelik, eğlence amaçlı kullanılmasına karşı olduklarını söyledi.

Şenpolat, sirklerde kullanılan ayılar, aslanlar, filler, kaplanların vahşi hayvanlar olduğu ve vahşi olmalarına rağmen insanlara yakın hareketler yaptıkları için insanların eğlendiği görüşünde.

“Hayvanların kendi doğalarına aykırı hareketlerde bulunmaları, ayıların bisiklete binmesi, filin takla atması, aslanın yanan çemberden geçmesi insanların hoşuna gidiyor” diyen Şenpolat, sadece insanların yer aldığı sirkleri desteklediklerini belirtti.

“Nakil aracında mahkumları yakan zihniyet…”

Doğadaki en zayıf halkanın haklarını savunduklarını, eğer bir hayvanı koruyamıyorsak, bunun, bir sakatı da, çocuğu da, eşcinseli de, kadını da, yaşlıyı da şiddetten koruyamadığımız anlamına geldiğini düşünen Şenpolat sözlerine şöyle devam etti:

* Birkaç ay önce de cezaevi nakil aracında insanlar cayır cayır yandılar. Pek farkı yok esasında. Orada da özen gösterilmedi, insanlar nasıl olsa mahkumdur diyerek aşağılandı ve gerekli tedbirler alınmadı ve insanlar yandı.

* Sirkler Türkiye’ye gelmemiş olsa, teşvik edici aracı firmalar para kazansın diye bu gibi şaklabanlıklara izin verilmese esasında problem çözülmüş olacak.

* Geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile toplantımız vardı. Kendisine yunus parklarında hayvanlara çektirilen eziyetleri anlattık.

* Kendisi de parklardaki bu gerçekleri bilmediğini, İstanbul’daki yunus parkının sözleşmesini yenilemeyeceğini, hayvanlara eziyet çektirilerek para kazanılmasına izin veremeyeceğini söyledi. Aynı duyarlılığı Ankara Büyükşehir Belediyesi ve diğer belediyelerden de bekliyoruz. (EKN)

 
30 Aralık. 2011 Cuma

Doğa Derneği, Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği (BSPB) ve Macaristan kuşları koruma derneğinin (MME) 3 yıldır yürüttüğü ortak çalışmalar sayesinde haklarında çok az şey bilinen şah kartallar hakkında bilgi sahibi olunuyor. Bu çalışmalarla Trakya’da 25 Şah Kartal yuvası tespit edilirken, Bolu’da da 18 çift şah kartalın ürediği belirlendi. Bu bölgelerde bulunan yuvaları düzenli olarak izleyen ekipler bu hassas türün korunması için çalışmalarını yoğunlaştırıyor.

Uluslararası ortak çalışmalar ile şah kartal yavrularına takılan uydu vericilerinden gelen veriler ışığında nesli küresel ölçekte tehlike altında bulunan bu önemli türün dağılım hareketi, göç davranışı ve beslenme alanlarıyla ilgili bilgiler de toplanmaya başlandı. İlk verilere göre genç şah kartalların beslenmesi için en önemli bölgelerden birinin Çorlu sahil şeridi ortaya çıktı. Bu bölge belli zamanlarda 40 bireye kadar genç şah kartala ev sahipliği yapıyor. Çalışmalar sonucu ortaya çıkan bir diğer önemli nokta ise Bolu Dörtdivan’da yer alıyor. Doğa Derneği Bilim Koordinatörü Süreyya İsfendiyaroğlu’nun Radikal gazetesindeki yazısında, bu önemli beslenme alanının izlenmesi ve korunmasıyla ilgili yeni bir çalışmayı 2012 yılında başlatılacağına dikkat çekildi.

Düzenli olarak yuvaları izlenen şah kartalların Trakya’daki üreme başarıları oldukça yüksek. Trakya’daki şah kartal çiftlerinin %75’inin üreme denemeleri başarıyla sonuçlandı ve bu çiftler yavrularını başarılı bir biçimde büyüttü. Bazı çiftler iki yavru bile çıkarabildi. Bu bölgedeki yuvaların büyük çoğunluğunun tarım alanlarının yakınında yer almasına karşın yuvalara çok az rahatsızlık verildiği gözlendi.

Türkiye’de hayatını kaybettiği tespit edilen genç bireylerin büyük bir kısmının ölüm nedeni enerji nakil hatları, başta Trakya olmak üzere enerji dağıtım şirketlerinin yırtıcı kuşların korunması için daha çok önlem almasına ihtiyaç duyuluyor. Şah kartal gibi pek çok yırtıcı ve göçmen kuş, yaşam süreleri boyunca kaçak avcılık, zehir kullanımı, yüksek gerilim hatları gibi insan faaliyetleri sonucu hayatını yitiriyor.

Şah kartalların korunması için sınır ötesi iş birliklerinin arttırılması ve türün dağılım alanlarında eko turizm uygulamalarına geçilmesi gerekiyor.

Yırtıcılar arasında en etkileyici türlerden biri olan Şah Kartal, çoğunlukla küçük memeliler ve kuşlarla besleniyor, beslenmek için açık ve yoğun bir şekilde otlatılan alanları tercih ediyor.

Türkiye’deki şah kartal popülasyonunun bilinenden daha büyük olabileceği düşünülüyor ve araştırma koruma çalışmalarının yaygınlaşması sonucunda da şah kartalın uzun vadede korunması hedefleniyor.

Besin zincirinin en tepesinde yer alan ve mera – tarım alanı dengesini gözeten geleneksel kırsal mozaiği üremek için tercih eden şah kartallar, üredikleri alanlarındaki ekosistemin sağlıklı olduğunu ve bu bölgelerde zengin canlı çeşitliliği bulunduğunu da gösteriyor.

Cem Karaca – 33 Kurşun (Orijinal) video

30 Aralık 2011
AHMET MERİÇ ŞENYÜZ-BirGün-Dün sabah Türkiye yine acı haberle uyandı. Önceki gece Uludere’de insansız hava aracı Heron’lar tarafından tespit edilen, sivil, silahsız köylülere F-16 tarafından bomba yağdırılması sonucu ilk belirlemelere göre 36 köylü hayatını kaybetti. Olayın ayrıntılarını diğer sayfalarımızda okuyacaksınız. Biz ise bu sayfada pek üzerinde durulmayan vahim bir gerçeğe değineceğiz: Katliamda medyanın rolü.

HERON SEVDALISI İMAMIN MEDYASI
Uludere Katliamı’nda tetiği çeken eğer Genelkurmay’sa, hedef gösteren de başta Samanyolu, Zaman ve Taraf olmak üzere İmamın Medyası idi. Bu yayın organlarında sürekli olarak her PKK baskınından sonra Heronların görüntü aldığı ancak Genelkurmay Karargahı’ndaki ‘Ergenekoncu subayların’ vur emri vermeyerek PKK baskınlarına göz yumduğu yazıldı. Yandaş medya sürekli olarak “Heron görüntüleri varken, neden F-16’lar bombardıman yapmadı” çığırtkanlığını sürdürdü. Ahmet Altan gibi bazı yazarlar, TSK’nin iyi savaşamadığından, Heron istibaratlarını iyi değerlendirmediğinden dert yandı. İşte önceki gece meydana gelen Uludere Katliamı’nda, hükümet ve TSK kadar, gazetecilik adı altında tetikçilik yapan anlayışın da vebali vardı. Yandaş medyada bu konuda sayısız haber çıktı kısıtlı zamanımız ve yerimizden dolayı hepsine yer vermek mümkün olmasa da size başta Samanyolu ve Taraf olmak üzere İmamın Medyası’nın çeşitli yayın organlarının savaşı “Heronlar gösteriyor niye vurmuyorsunuz” haberlerinden bir seçki sunmak istedik.
ŞİMDİ SEYRETMEDİ MUTLU MUSUNUZ?
İlk haberimiz İmamın Medyası’nın baş tetikçisi Taraf’tan ve elbette provokatif haberlerin ustası Mehmet Baransu’nun imzasını taşıyor. “Generaller askerlerin ölümünü seyretti”  başlıklı haberde bakın Tarafçılar neler yazıyor: 20 temmuzdaki PKK baskınını, Heronlar anı anına görüntüledi. Genelkurmay dahil otuz birim, baskını ‘naklen’ izledi ama karşılık vermedi.” Oysa Heronların geçtiği görüntüler de görünenlerin silahlı PKK’li mi yoksa sivil köylü mü olduğunu ayırt etmek mümkün değildi. Karakol komutanının bu yöndeki açıklamalarına karşın Taraf “vursaydınız” demeye devam etti. Askerlerin ölümü üzerinden ucuz demagoji yaparak, Genelkurmay’ın karakol baskınına göz yumduğunu iddia etmeyi sürdürdü. Şimdi Taraf’ta çalışan ve içinde hâlâ azıcık onur kırıntısı kaldığını sandığımız basın emekçilerine soruyoruz: ‘Genelkurmay seyretti, Heronlardan görünenlere bomba yağdırmadı’ diye ortalığı yıktınız. Bu sefer Genelkurmay seyretmedi bombalama emri verdi. Şimdi mutlu musunuz?
ZAMAN: HERONLAR SEYRETTİ
Yine 3 Mart 2011’de Zaman gazetesinde yer alan bir haber de bakın neler deniyor: “Heron görüntülerine göre 19-20 Ocak 2011’da 12 kişilik bir PKK’lı grup Türkiye’ye sızıyor. Grup havadan 22 saat görüntüleniyor. Ancak Heron, yakıtının bitmesi üzerine merkeze geri dönüyor. Askerî yetkilinin iddiasına göre bu durumda görevlendirmeyle bölgeye ikinci bir Heron gönderilmesi gerekirken, bu yapılmadı.” Oysa bu olayda da Genelkurmay’dan yapılan açıklamada, Heronların aldığı görüntünün sivil mi yoksa PKK’lilere mi ait olduğunun belirlenemediği belirtilmişti. Ancak Zaman için hiç fark etmiyordu. Heron insan görüyorsa F-16’lar bombalamalıydı. TSK önceki gün Zaman’ın bu isteğini yerine getirdi.
SAMANYOLU: NASIL ÇOBAN ZANNETTİNİZ?
Çok örnek var ama son olarak Samanyolu Haber’le belirtelim. Yine bir Heron görüntüsü ve TSK sivil ölümlerinden sorumlu tutulmaktan rahatsız olduğu için rahatsız. ‘Görüntüdekiler çoban olabilir’ kararı veriliyor. Hava bombardımanı yapılmıyor ertesi gün Samanyolu Haber yaygarayı basıyor ‘teröristleri izlediler yedi ana kuzusu şehit oldu’. Buyurun, Samanyolu Haber’in 3 Mart 2011 tarihili haberinin girişi: “Terör örgütü PKK’nın Gediktepe Karakolu’na düzenlediği baskında 11 ana kuzusu şehit olmuştu. Şehitlerin acısından çok, ihmal iddiasıydı yürek yakan. İnsansız hava araçları Heronların, baskın öncesi ve sonrasında yaşanan hareketliği saniye saniye görüntülediği ortaya çıktı. İşte, Gediktepe’de “çoban sanıldığı” söylenen teröristlerin, heronlar tarafından kaydedilen o görüntüleri.”
‘ERGENEKONCU PAŞALAR’I NASIL BİLİRDİNİZ?
Bütün bunlardan sonra insan Abdullah Öcalan’ın “Barış isteyen generalleri, Ergenekoncu diye içeri attılar” iddiasını anımsamamak mümkün değil. Görünen o ki, Ergenekoncu denen paşalar, sivil halkı yanlışlıkla vurmamak için belli bir çaba göstermiş ancak İmamın Medyası ise her defasında onlardan ‘niye vurmadınız’ diye hesap sormuş. Bu yüzden Uludere Katliamı’nda en az hükümet, TSK ve ABD kadar İmamın Medyası’nın da payı var.


33 masum vatandaşı kurşuna dizdiren Org. Muğlalı’nın haberi basında böyle yer almıştı.

30 Temmuz 1943 günü akşamüstü, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsü, gözaltında tutuldukları sınır karakolundan alındılar ve içlerinden 32’si kırsal bölgede kurşuna dizilerek öldürüldü. Katliamdan kurtulan tek kişi, bir taşın arkasına gizlenmiş ve cinayetleri başından sonuna kadar izlemişti.

Aslında köylüler olaydan birkaç gün önce gözaltına alınmışlardır ve suçları sınırı izinsiz geçerek hayvan ticareti yapmaktır. Daha sonradan TBMM Soruşturma Komisyonu’nun saptadığına göre aslında kaçakçılıktan hisse alan bir devlet çetesi başından beri vardır. “Anlaşıldığına göre” deniliyor raporda, “İranlı çapulculara misilleme yapmak için sorumluluğu olmayan çeteler kurmak fikri şu üç kişinin kafasından çıkmış bulunmaktadır: Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter. Bu üç resmi memur söz ve fiil birliği halinde çeteyi kullanmakta ve İran hudutları içerisine sokarak hayvan talan ettirmektedirler.”

Bu talan operasyonlarından birinde askerler İran sınırından içeri girip Mehmedi Mısto isimli aşiret reisinin hayvanlarını gaspettiklerinde, Mısto, önce güzellikle hayvanlarını geri ister. Aldığı yanıt: “Gelir karını da alırız” olur. Bu kez harekete geçen Mısto, sınırdan içeri girer ve hayvanlarını geri alır. Böylece aslında o gün katliam kararı alınmıştır bile. Önce olay, “Rus askerleri sınırı geçti” diye sağa sola abartılarak bildirilir. Sonra operasyon başlar ve Mısto ile birlikte 40 köylü gözaltına alınır. Ancak Özalp Sulh Mahkemesi sanıkları suçlu bulmaz ve serbest bırakır. Ancak iş bu kadarla kalmaz, artık olaya 3. Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı da karışmıştır. Muğlalı, 24 Temmuz günü Van’a ulaşır ve daha orada generallerle yaptıkları toplantıda bu köylülerin yeniden gözaltına alınıp öldürülmeleri kararı alınır. 25 Temmuz’da biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, biri kıtasından izinli gelmiş muvazzaf çavuş ve biri de hava değişimli er olmak üzere 33 kişi yakalanıp Özalp polis karakoluna konulur.

Bu arada, İçişleri Bakanlığı müfettişi Avni Doğan, bu kadar açık bir cinayet kararından biraz rahatsız olur ve Muğlalı ile görüşmek ister. Ancak general, bu talepleri reddeder. Daha doğrusu yine komisyon raporuna göre, Muğlalı, ‘’Memleketin çıkarı için babamı bile asarım, Avni Doğan bu işe karışmasın, onu kırbaçlarım’’ gibi bir yanıt verir.

Özalp’te yanındakileri dairede bırakıp tutukluları görmeye giden Avni Doğan’dan gözaltındaki köylüler yardım istediklerinde, Şükrü Tüter, “Efendim, bunlar casusturlar, ordunun konuşunu düşmana bildiriyorlar, Harp Divanına verileceklerdir’’ diye müdahale eder. Bu cevap karşısında müfettiş işin büyüdüğünü anlar ve geri çekilir.

Artık karar kesindir. Ertesi gün, Muğlalı Özalp’tan ayrılır ve geride bir yazılı emir bırakır. Emir aynen şöyledir:

“Van Mıntıka Komutanlığına
1. Özalp mıntıkasındaki teftişlerimde Özalp hudut mıntıkasını çok iyi tanıyan ve sık sık memleketimiz içlerinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan ilişik listede isimleri yazılı kişilerin çeşitli gruplar halinde, subay ve erlerin beraberliğinde hudut mıntıkasına götürülerek kendilerinden esaslı bilgi alınmasını ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden gelmesine elverişli yol ve patikaların öğrenilmesini çok faydalı buluyorum.

2. Bu adamların her ne kadar görevi yerine getireceklerine söz vermelerine rağmen sözlerinden dönmeleri ve fırsat bulurlarsa kaçmaları her an olanaklı bulunduğundan müfrezelerin çok uyanık bulunmaları gereğinin müfreze komutanlığına bildirilmesini, şayet bu hale cüret edenler ve erlerin silahlarını almak amacıyla üzerlerine saldıranlar bulunduğu taktirde derhal silah kullanılmasının hiçbir zaman unutulmamasını önemle rica ederim.”

Bu, kesin bir öldürme emridir. Gerçekten de 33 Kürt köylüsü karakoldan alınıp Çilli Gediği denilen bölgeye getirildiklerinde karar uygulanır, kurşuna dizilirler.

Daha sonra da kaçarken vuruldukları yolunda tutanak düzenlenir.

Orgeneral Mustafa Muğlalı ise Genelkurmay Başkanlığı’na raporunu şöyle yazmaktadır:

“Özalp mıntıkasındaki teftişimde, Özalp mıntıkasını çok iyi tanıyan ve İran topraklarında akrabaları olup sık sık memleketimiz içinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan kişilerin çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına götürülerek esaslı bilgi alınması ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden hududumuza girmelerine elverişli yolların öğrenilmesini ve bu mıntıkada öteden beri meydana gelen çapulculuk olaylarının önlenmesi bakımından çok faydalı buldum. Emir üzerine subay komutasında çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına sevkedilen 32 kişi Çilli Gediği mıntıkasına götürülmekteyken hududumuz dışında gruplar üzerine ani olarak açılan ateşle beraber bir kısmı korunmalarına memur edilen süvarilerin hayvanlarını almaya ve diğer bir kısmı da hududu geçerek kaçmaya teşebbüs etmişlerse de derhal silah kullanmak zorunda olan muhafızlarla, hududun dışından açılan ateş arasında kalan ve kısmen hududun dışına çıkmayı başaran kişilerin çarpışma sonucunda firarlarına meydan verilmeden tamamen imha edildiklerinin tahmin edildiği; çarpışma gruplarının birine komuta eden subayın elinden yaralandığını ve grupların görevlerini çok iyi bir surette yaptıklarını Van Mıntıka Komutanlığı’nın bilgilerine atfen arz ederim.”

Oysa, TBMM Komisyonunun raporunda olay şöyle özetlenir: “30 Temmuz 1943 Cuma günü sabahleyin nezarette bulunan 30 sivil ve iki asker dışarı çıkarılmış elleri arkalarına ve kişiler birbirlerine iplerle bağlanmak suretiyle adı geçen iki teğmenin komutasındaki takımın önüne; katılarak Çilli Gediği yönünde sevkedilmişlerdir. Bu sırada zaten öldürüleceklerini bilen elleri bağlanan mağdurların yalvarıp yakarmaları, feryadı figanları çok yürekler acısı bir sahnedir. Kafile Çilli Gediğine geldiğinde ikiye ayrılmış, işaret mangasının havaya ateş etmesi üzerine, iki teğmen emirlerindeki mangalara ateş emrini vermişler erler piyade tüfekleri ve hafif makinalı tüfeklerle 32 masum vatandaşı yaylım ateşi altına alarak katletmişlerdir. Bundan sonra yine Şükrü Tüter’in evvelce verdiği sözlü emir gereğince mağdurların üzerleri aranıp para ve saatleri gaspedilip kişilere dağıtılmıştır.”

Daha sonradan; o süreçte ordunun oligarşi içindeki yeri ve konumunun, bugünkü düzeyinden oldukça uzakta olmasının da etkisiyle, biraz da Demokrat Parti’nin popülist politikaları sonucu başlatılan yargılamalarda, 1950’lerin başında Muğlalı idam cezasına çarptırıldı ve bu ceza 20 yıl hapse çevrildi. 1951 yılında cezası infaz edilirken kalp krizi geçiren general Muğlalı cezaevinde öldü.

  

OTUZÜÇ KURŞUN
  

   Bu dağ Mengene dağıdır   

   Tanyeri atanda Van’da
Bu dağ Nemrut yavrusudur
Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur
Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı
Firari guvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü,
Keklik takımı…

Yiğitlik inkar gelinmez
Tek’e – tek doğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yan, bura uşağı
Gel haberi nerden verek
Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil
Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzuç kan pınarı
Akmaz,
Göl olmuş bu dağda…

Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alacakır
Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı
Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı
Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı

Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yurekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.

Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,
Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,
Alnında akıtma
Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak,
Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde!

Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu
Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yuceltilere…
Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,
Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan
Engereğin dilini,
İlk atımda uçuran
Usta elleri…

Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini
Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların,
Önceden bilen gözleri…
Çaresiz
Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,
Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi…

3.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden…

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…



Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

BİA Haber Merkezi
30 Aralık 2011, Cuma
   Sultan Komut”Tevrat’taki 10 emirden altıncısı “öldürmeyeceksin”. İngilizce söylüyorum: “You shall not kill”. İngilizce anlamadıysan İbranice söylüyorum: ‘Lo tir’tsach’ ” demişti başbakan, İsrail başbakanına değil mi?Kamuoyundan alkış yağmıştı sonra.

O zaman şöyle demiştim. Herkese kendi dilinden konuşmak lazım diyen başbakan acaba bu dili kendi de biliyor mu? Uluslararası söylemlerinde çoğunlukla başarılı bulduğum başbakanın söylediklerini “kendi coğrafyasına” uygulama konusunda nedense hep bir sıkıntısı var.

Yoksa bana mı öyle geliyor.

O gün başbakan sadece Tevrat’tan bahsetmişti. Ben Kuran’dan da bahsetmek istiyorum. Şöyle yazıyor Kutsal Kitap’ta;

“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”4/93

Daha zengin bir ifade olmakla birlikte barındırdığı anlam aynı; Öldürmeyeceksin!

Dün Uludere’de yaşanan kimilerine göre katliam, kimilerine göre ise “hata”, yıllar boyunca zihinlerden silinmeyecek, dillerden düşmeyecek, ağıtı hep taze kalacak bir durum.

Sebebi ne olursa olsun, ister yasadışı olan kaçakçılık, ister sadece gezinti, bir devletin sınırlarında bulunan sivil halkı hedef alması kabul edilebilecek bir durum değil. Bu,  masumun canına kast etmektir ve her dilde, her dinde, her inançta, kısacası kendinizi nereye dahil ederseniz edin insanı değerli kılan her grupta yasaktır, yanlıştır, insanlık dışıdır.

Ve “hata”sı olmaz.

İnsanlık dışı bir manzarayı “hata” gibi bir sözlükle tanımlamak ise, olsa olsa politik söylemde sıklıkla karşılaştığımız “talihsiz bir söylemdir”.

Peki gerçekten bu kadar basit mi? Son açıklamalara göre 38 kişinin yaşamını yitirdiği bir facia, felaket, katliam, cinayet “hata” gibi bir sözcükle açıklanabilir mi?

Böyle bir hata olabilir mi? Böyle bir hatanın telafisi olabilir mi?  Bu duruma “hata” diyebilmenin bile telafisi yokken, ölümün nasıl bir telafisi olabilir ki? Hangi ceza, hangi bahane, hangi gerekçe?

Malum medyanın “görevini yerine getirip”, uzunca bir süre susmasına ne demeli? Bir ülkede 38 sivil ölür ve medya bunu haber yapmaya çekinir, korkar daha da kötüsü haberi yapmak için “bir ışık” beklerse, o medyadan daha nasıl bir yarar beklenebilir, objektifliklerine nasıl güvenilir ki?

Peki suçlanması gereken sadece genelkurmay, sadece hükümet ya da sadece yanlış açıklama yapanlar mı?

Neden sokaklara hep ölümlerden sonra çıkıyoruz. Hep birlikte “savaş bitsin” diye çıkamaz mıyız sokaklara? “Artık ölmeyelim, öldürmeyelim” diye bağıramaz mıyız hep birlikte?  Laz, Çerkez, Türk, Kürt, Ermeni, Gürcü… Kim varsa…

Bir ütopyanın içinde debeleniyorum sanırım.

Sadece “intikam” çığlıkları atmaya alışmışız. Daha önce bu ülkede onlarca şehit verildiğinde de aynı nefret naraları atılıyordu bir grup. Bir arkadaşımın deyimiyle “O gün ölen çocukların anneleriyle, bugün ölen çocukların annelerin acısı arasında bir fark yok!”

Ölüm aynı, acı aynı.

Bugün CHP’nin çıkıp “açıklama bekliyoruz” tavrıyla, AKP’nin “hata” tavrı arasında benim için hiçbir fark yok. İkisi de yapay ve samimiyetsiz.

Bugün siviller öldü, dün dağdakiler,  bir önceki gün askerler. Ortak payda ölüm. Korucu imiş, gazi çocuğu imiş kime ne? Kefenleri farklı mı oluyor gazi çocuklarının?

İntikam demeyin, isyan demeyin, terörle mücadele demeyin artık. Susun siz. Herkes sussun. Tüm insanlar, tüm silahlar.

Ve bir gün,

Biri bana oturup uzun uzun anlatsın; neden hep ‘tek yol ölüm’ oldu bu memlekette?

Kalın sağlıcakla,

Sağ kalın en azından!



Katliamdan ilk görüntüler

29 Aralık 2011

Birgün

 AKP Şırnak’ın Uludere ilçesinde kendi katliam tarihini yazdı. Onlarca köylüye savaş uçaklarıyla bombardıman düzenlendi.Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu (Roboski) köyünde F-16 savaş uçakları köylüleri vurdu. Sınıra yakın bir bölgede kaçakçılık yapan yaklaşık 50 köylü, köye geri dönüş yaptıkları 21.20 sıralarında F-16 tipi savaş uçaklarının bombardımanına tutuldu.Alper Taş: Bu bir katliamdır
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, “Kürt sorununun askeri çözümü, on binlerce kurbanının yanına 35 köylüyü de koydu. Bu bir katliamdır. Katliamın sorumluları hesap vermelidir.” açıklamasında bulundu.Demirtaş: Herkes meydanlara dökülsün
Roboski’de yaşananların açık bir katliam olduğunu kaydeden BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Gün evde oturma günü değildir. Herkes meydanlara dökülerek katliamı lanetlemelidir” dedi.
BDP olarak 3 günlük yas ilan ettiklerini belirten Demirtaş, “Halkımız her yerde bu acıyı paylaşmalıdır. Dünyanın her yerinde halkımız en güçlü şekilde tepkiyi koymalıdır. Çünkü katliamı örtbas etmeye çalışacaklar. Buna izin vermeyeceğiz. Her yerde sokaklarda meydanlarda olacağız” dedi
Yurttaşların demokratik hakları olan protestoyu güçlü şekilde ortaya koyması gerektiğin belirten Demirtaş, yurttaşlara şu çağrıyı yaptı: “Bu katliam lanetlemelidir. Bu gün evde oturma günü değildir. Bütün halkımıza çağrı yapıyoruz. Herkes meydanlarda olmalıdır. Demokratik tepkiyi en güçlü şekilde ortaya koymalıdırlar” dedi.Roboski’de yaşanan katliamın MGK toplantısının ardından yaşanmasına da dikkat çeken Demirtaş, “Bu katliamın sorumlusu ‘gece gündüz hava kara operasyonu sürecek’ diyenlerdir. MGK’da operasyon kararı alanlardı. Bu olay Muğlalı gibi kapatılamayacak, buna izin vermeyeceğiz. Tarih bunu büyük bir katliam olarak yazacaktır. Bunun üstünün örtülmesini imkanı yoktur” dedi.

İHD: İçişleri Bakanı istifa etmeli
İHD Genel Başkanı Öztürk Türdoğan, Roboski Köyü’nde yaşanılanlardan dolayı İçişlerin Bakanı Şahin’in hesap vermesi gerektiğini belirterek, “İç güvenlikten içişleri bakanı sorumlu ve bakan derhal bunun hesabını vermeli istifa etmelidir. Ayrıca, savcı bu olaya el atmalı olayı bütün yönleriyle araştırmalı” dedi.
Türdoğan, Ortasu (Roboski) Köyü’nde yaşananların kendisine 90’lı yıllarda yaşanan katliamları hatırlattığını belirterek, İHD, TiHV, TTB, MAZLUM-DER ve diğer insan hakları örgütleriyle Roboski’ye gitmek için heyet oluşturmaya çalıştıklarını kaydetti.

Hükümetin, Kürt sorunu ve “PKK ile mücadelesinde”, “Yeni strateji ve koordinasyon” adı altında yürüttüğü politikalarını eleştiren Türkdoğan, “Hükümetin yeni stratejisi buysa bu çok vahim bir şey. Son eylemle uygulanan Kürt politikası iflas etmiştir. Bu bir katliam politikasıdır” ifadesini kullandı.
Askeri ve istihbarat yetkilerinin yüksek teknoloji kullanarak elde ettiği bilgilerden oradaki kişilerin köylü mü militan mı olduğunu anlayabileceğine dikkat çeken Türkdoğan, “Ortasu (Roboski) Köyü’nde yaşanılanların ABD’nin Pakistan’da yaptığı sivil katliamlardan farkı olmadığını vurguladı. Türkdoğan, MGK toplantısı ardından yapılan yazılı açıklamadaki “terörle mücadelede yasalara uyacağız” sözlerini anımsatarak, “Yasaya uymak buysa, hükümetin bunu derhal bırakması gerekir” dedi.

Roboski Köyü’nde yaşanılanlardan dolayı İçişlerin Bakanı Şahin’in hesap vermesi gerektiğini belirten Türdoğan, “İç güvenlikten içişleri bakanı sorumlu ve bakan derhal bunun hesabını vermeli istifa etmelidir. Ayrıca, savcı bu olaya el atmalı olayı bütün yönleriyle araştırmalıdır” dedi.

BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, Muhalefet.org’a yaptığı açıklamada, ölenlerin sivil olduğu konusunda hiçbir tereddütün bulunmadığını, içlerinde çocukların da bulunduğunu söyledi. Mutlu, saldırının düzenlendiği bölgede ağır bir yanık kokusu duyulduğunu, bölgeye ulaşıldıktan kısa süre sonra cesetlerin tanınmaz hale geldiğini, bunun kimyasal saldırı ihtimalini de akla getirdiğini belirtti.

BDP Eş başkanlarının ulaşmak üzere olduğu bölgede şu anda telefonla iletişim kesintili sağlanıyor.

Bombardımandan yaralı kurtulan Servet Encü adlı yurttaşın köye gelerek olayı anlattığı ve köylülerin olay yerine gittiği belirtildi. Encü’nün köylülere, “Geri döndüğümüz sırada jetler bizi bombardımana tuttu. Bombardıman sırasında acı bir koku etrafı sardı. Birden insanlar yanarak can verdi. 5-6 kişi bombardımandan kaçarak kayalıkların arasına saklandı. Uçaklar orayı da bombaladı. Hepsi kayalıkların altında can verdi” dedi.

Saldırıda yaşamını yitiren 28 kişinin parçalanmış ve yanmış cenazesine ulaşılırken, çok sayıda köylüden ise haber alınamıyor. Ulaşılan cenazelerin yandığı ve parçalandığı söyleniyor.

Zifiri karanlık ve kar nedeniyle köylülerin cenazelere ve yaralılara ulaşmakta zorluk çektiği belirtiliyor.

Köye 15 ambulansın geldiği ve bombardımanda ağır yaralanan M. Ali Tosun ve Serhat Ürek adlı köylülerin Şırnak Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı bildirildi.

BDP, halka katliama karşı sokağa çıkma çağrısı yaparken 3 günlük yas ilan etti.

Bölgede bir çok ilçede esnaf yaşanan katliamı protesto etmek için kepenk kapattı.

Katliamda cenazesine ulaşılan 19 kişinin isimleri belli oldu.
Buna göre yaşamını yitiren köylülerin isimleri şöyle: Özcan Uysal, Nevzat Encü, Salih Encü, Ferhat Encü, Şervan Encü, Osman Kaplan, M. Ali Tosun, Nadir Almak, Yüksel Ürek, Salih Ürek, , Adem And, Hamza Encü, Cemal Encü, Sivan Encü, Bedran Encü, Hüseyin Encü, Selam Encü, Aslan Encü, Celal Encü

  kadinlar_hala_erkeginden_siddet_goruyor_1.jpg

Kadına karşı şiddeti kınamayan yok! Kadına şiddetten bol bol söz edin, ama bunu kimin yaptığına gelince sakın ağzınızı açmayın, erkekleri işaret etmeyin! Yoksa karşınızda RTÜK’ü bulursunuz!

RTÜK kadına şiddete karşı çıkan ama bunun arkasında erkeklerin toplumun her alanındaki egemenliğini görmeyen ikiyüzlü tutumun bir örneğini sergiledi. 20 yılı aşkın bir süredir kadına karşı şiddetle mücadele eden Mor Çatı’nın TV’lerde ücretsiz yayınlanmasını istediği spotları “toplumsal cinsiyet eşitliğine” aykırı buldu, “genelleme” yapıldığını söyledi. 

Genelleme yapmadan kadına şiddet anlaşılamaz. “Kadına şiddet” dediğinizde de genelleme yapmış olursunuz. Çünkü bunun ardındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerine işaret edersiniz. RTÜK’ün sözünü ettiği “toplumsal cinsiyet eşitliğine” değil. Üniversitelerde öğretildiği ve uluslararası sözleşmelerde de belirtildiği gibi toplumsal cinsiyet eşitliği günümüz toplumlarında zaten mevcut değildir. Kadına şiddet de bunun için vardır. Yani kadına karşı şiddetin öbür yüzünde erkekler bulunur. Şiddeti uygulayan erkekler!

Kadın cinayetlerinde ciddi bir artış yaşanırken isabetsiz tespitlerle cinayetler engellenemez. Evet, her gün 5 kadın babaları, kocaları, ağabeyleri, sevgilileri olan erkekler tarafından öldürülüyor. Tıpkı Mor Çatı’nın TV spotlarında da söylendiği gibi… Çünkü toplumdaki egemenliklerinin bir sonucu olarak erkekler, kadın bedenini kendi mülkleri gibi görüyorlar. Çok öfkelenseler bile patronlarını, arkadaşlarını öldürmezken, eşlerini öldürebiliyorlar. Tıpkı Mor Çatı’nın TV spotlarında da söylendiği gibi… RTÜK sözde bağımsız bir kurum olarak tanımlanmakta. Ancak Meclis’teki çoğunluk tarafından atanan üyelerden oluşuyor ve bu nedenle de Meclis’teki egemen zihniyetin temsilcisi durumunda. Nitekim vermiş olduğu karar, kadına karşı şiddetle mücadelede niçin bu kadar az yol kat edilmiş olduğunun nedenlerini de ortaya koyuyor. Yasalar çıkarılıyor, anlaşmalar imzalanıyor, ancak kadın-erkek eşitsizliğini besleyen mekanizmalar hâlâ yerli yerinde duruyor!

Feministler 25 yıl önce “koca dayağından” söz ettiğinde kendisini “aydın” olarak niteleyen erkeklerde bile bu durum rahatsızlık yaratmıştı. Şimdi “kadına karşı şiddetle mücadele” gündelik hayatımıza girdi. Ama hâlâ erkeklerin sorumluluğuna işaret etmek engellenmeye çalışılıyor.

Biz feministler, rahatsız edici de olsa gerçekleri söylemeye ve değiştirmek için mücadele etmeye devam ediyoruz.

Evet beyler! Rahatsız olun!

Türkiye’nin ilk imzalayan ülke olmakla övündüğü İstanbul Sözleşmesi’nden…

(Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi)

GİRİŞ

Avrupa Konseyi’ne üye Devletler ve bu sözleşmeyi imzalayan diğer Devletler;

İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’yi (Avrupa Antlaşmaları Serisi (ETS) –  No. 5, 1950) ve Sözleşme’nin Protokol hükümlerini,  Avrupa Sosyal Şartı’nı (ETS No. 35, 1961, 1996’da gözden geçirilmiş hali, ETS No. 163), İnsan Ticaretine Karşı Eyleme İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni (ETS No. 197, 2005) ve Avrupa Konseyi Çocukların Cinsel Sömürü ve İstismara Karşı Korunması Sözleşmesi’ni (ETS No. 201, 2007) hatırda tutarak;

Bakanlar Komitesi’nin Avrupa Konseyi üye ülkelerine: Kadınların şiddete karşı korunmasına ilişkin Tavsiye Kararı’nı Rec(2002)5, toplumsal cinsiyet eşitliği standart ve mekanizmalarına ilişkin Tavsiye Kararı’nı Rec(2007)17, çatışmaların önlenmesi, çözümü ve barışın inşasında kadın ve erkeklerin rollerine ilişkin Tavsiye Kararı’nı Rec(2010) ve diğer ilgili tavsiye kararlarını hatırlatarak;

Kadınlara yönelik şiddet alanında önemli standartları oluşturan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin büyüyen içtihat hukuku külliyatını dikkate alarak;

Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ni (1996), Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’yi (1996), Birleşmiş Milletler Kadınlara Karsı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Uluslararası Sözleşmesi’ni (“CEDAW”, 1979) ve Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokol (1999) ile CEDAW Komitesi’nin kadınlara yönelik şiddete dair 19 No’lu Genel Tavsiye Kararı’nı, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi (1989) ve Sözleşme’ye Ek İhtiyari Protokolü (2000) ve Birleşmiş Milletler Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme’yi (2006) göz önünde tutarak;

Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nü (2002) göz önünde tutarak;

Uluslararası insancıl hukukun temel prensiplerini ve özellikle Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına Dair 4. Cenevre Sözleşmesi’ni (1949) ve Sözleşme’nin 1. ve 2. Ek Protokol Hükümleri’ni hatırda tutarak;

Kadınlara yönelik her türlü şiddeti ve ev içi şiddeti kınayarak;

Kadın ve erkek arasında yasal ve fiili eşitliğin gerçekleşmesinin kadınlara yönelik şiddeti önlemede önemli bir unsur olduğunu kabul ederek;

Kadınlara yönelik şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinin tarihsel bir tezahürü olduğunu ve bu güç ilişkisinin erkekler tarafından kadınlar üzerinde tahakküm kurulmasına ve kadınlara yönelik ayrımcılık yapılmasına yol açtığını ve kadınların ilerlemelerinin önünde engel olduğunu kabul ederek;

Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gibi kadınlara yönelik şiddetin yapısal boyutunu ve bu şiddetin erkeklerle kıyaslandığında kadınları zorla ikincil bir konuma sokmanın çok önemli toplumsal mekanizmalarından biri olduğunu kabul ederek;

Kadın ve kız çocuklarının çoğunlukla ev içi şiddet, cinsel istismar, tecavüz, zorla evlendirme, sözde “namus” adına işlenen suçlar ve cinsel organları dağlama gibi insan haklarını ciddi bir şekilde ihlal eden şiddetin pek çok boyutuna maruz kaldıklarını ve bu durumun kadın erkek eşitliğini sağlamanın önündeki en büyük engel olduğunu büyük endişeyle kabul ederek…

Grev Başladı, Acil Dışında Hizmet Yok !
Osman Öztürk
28 Aralık 2011
“Sağlıkta Özelleştirmeye Karşı İyi Hekimlik/Nitelikli Sağlık Hizmeti Mücadele Kampanyası”nı 17 Aralık 2010’da başlatmıştı Türk Tabipleri Birliği.O gün Sağlık Bakanlığı’nın bütçesinin görüşüleceği Meclis’in önünde açıklayalım demiştik programı.TTB Merkez Konseyi’nden yola çıkmış… Üzerimizde beyaz önlüklerimiz, ellerimizde TTB flamaları ve üzerlerine sloganlar yazdığımız şemsiyelerle tek sıra halinde kaldırımdan yürüyorduk.

Otuz beş kırk kişilik “kitle”miz yaşlarına uygun bir ağırbaşlılıkla ağır ağır Kızılay’a gelmişti ki polisler önce önümüzü kesti, sonra etrafımızı çevirip ablukaya aldılar.

Yaptığımız “eylem” yasadışıydı… Yürüyerek değil, ancak arabalara binerek gidebilirdik Meclis’in önüne!..

Ayrıca üzerimizdeki “suç unsuru” doktor önlüklerini çıkartmamız da şarttı.

Fena halde öfkelenmiştik.

Hepsi yaşını başını almış hocalardan, tabip odası yöneticilerinden oluşan ağır heyetimizin de bizden aşağı kalır yanı yoktu.

Dağılmak bir yana… Düdüklerle, ıslıklarla, sloganlarla, yerlere oturarak öyle bir direndiler, direndik ki…

İzin vermek zorunda kaldılar.

• • •

Mezuniyet Öncesi Tıp Eğitimi Raporu… Tıp Fakülteleri imza kampanyası… Sağlıkta Sosyalleştirmenin Ellinci Yılı…

TTB Tam Süre Kanun Tasarısı Önerisi… Özel sektörde ücretli çalışan hekimlerin sorunları… Tıpta uzmanlık eğitimi ve asistan hekimler… Sağlıkta şiddet…

Olabildiğince çok alana dokunarak yürümüştü üç aylık kampanyamız.

Ve 13 Mart’taki Çok Ses, Tek Yürek Mitingi’nde…

Şimdiye kadarkilerin en kalabalığı, otuz bin sağlık çalışanı toplandı Ankara’da, Sıhhiye Meydanı’nda.

Peşinden…

Hiç hız kesmeden, 19-20 Nisan GöREVi geldi.

• • •

Dönüp bakıyorum da…

İki dönemdir iktidarda olan…

12 Eylül 2010 Referandumu’nda, “Yetmez Ama Evet”çi gafillerin psikolojik desteğiyle yüzde altmış oy almış…

Haziran’da yapılacak seçimlerden de açık arayla galip çıkacağı belli olmuş bir tek parti yönetimine karşı eylem yapmak…

Hiç de akıl kârı bir iş gibi gözükmüyor şimdilerde.

Gerçekten de…

Bütün mümkünlerin ötesinde geriye tek bir imkân kalmıştı aslında o günlerde…

İsyan!..

Çok Ses, Tek Yürek Mitingi de, 19-20 Nisan GöREVi de…

Kör bir umutsuzlukla değil…

Koşullar ne kadar elverişsiz olsa da teslim olmayanların yenilmeyeceğini gösteren…

Akılla, bilgiyle, inançla donanmış tam bir isyandı…

İsyan!..

• • •

Ve 21 Aralık 2011…

Tekirdağ’dan Şırnak’a… Edirne’den Diyarbakır’a… Kayseri’den Karabük’e… Afyon’dan Hakkari’ye…

Doktoru hemşiresi, öğrencisi hocası, sağcısı solcusu…

On binlerce sağlıkçının KESK üyesi on binlerce kamu çalışanıyla yan yana, kol kola, omuz omuza yürüdüğü…

Hep bir ağızdan türküler söyleyip sloganlar attığı, halaylar çektiği…

Gündönümü.

Bir çeşit…

Sezon Finali.

• • •

Yıl biterken…

Sağlıkçı isyanının sönmek bir yana, yayılarak büyüdüğünü Sağlık Bakanı da görmüş, belli ki.

“Ergenekon’un sözcülüğünü yapan birtakım kesimler eylem yapmaya çalıştılar” demiş, aklınca.

Partisine oy verenler de dahil tekmil sağlıkçı sınıfının ruh halini anlamayan…

Politik dağarcığı Ergenekon’la sınırlı bir siyasetçiye söylenecek çok söz var da…

Yetmez Ama Değmez!..

• • •

Sezon Finali’ni böyle muhteşem bir eylemle kapatan sağlıkçılar…

Yeni yılda…

Yeni bölümlerde…

Yepyeni GöREVlerde…

Gereken cevabı verirler nasılsa.

12 Eylül soruşturması için ifade veren dönemin valisi Rafet Üçelli, Çorum olaylarında askerin seyirci kaldığını söyledi.

 ntvmsnbc
29 Aralık. 2011 Perşembe

İSTANBUL – 12 Eylül askeri darbesiyle ilgili soruşturma kapsamında, ‘kanlı Çorum olayları’ sırasında kentte valilik yapan Rafet Üçelli’nin ifadesine başvuruldu. Üçelli olaylar çıkması üzerine Amasya’daki tugaydan yardım istediklerini ancak gelen askerlerin olaylara müdahale etmeden kışlalarına geri döndüğünü söyledi.

Radikal gazetesinin haberine göre, Savcı Kamel Çetin’e talimatla ifade veren Üçelli, olaylar sırasında askerlerin takındığı tutuma ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Amasya’da bulunan Tugay Komutanlığı’ndan yardım istediklerini belirten Üçelli, “Ancak kente gelen askerler müdahale etmeden geri döndü. Paşanın tutumunu anlayamadık. Arkadaşlarla birlikte çareler aradık. Durumu telefonla İçişleri Bakanlığı’na arz ettim. Yozgat’tan gönderilen 60 jandarmanın çok yetersiz olduğunu belirterek başka birlikler gönderilmesi istendi. Polisin çok yorgun düşmesi, sayısı ve rütbelilerin azlığı nedeniyle toplum zabıtası ile desteklenmeyi ve iki emniyet müdür yardımcısı görevlendirilmesini de arz etmiştik. Olayların ciddiyetini muhafaza ettiğini de vurgulamıştık. Taleplerin sonucunu göremeden Çorum’daki görevimizden alındık” dedi.

Çorum olayları sürerken, benzer olayların Merzifon’da da patlak verdiğini anlatan Üçelli, “Doğal olarak elimizdeki kolluk kuvveti bölündü. Merzifon’a da sıçraması, bu olayların planlı bir şekilde yapıldığı kanısını uyandırdı bende” dedi.

Emekli Vali Üçelli, olaylar sırasında kentte kurulan barikatların kaldırılması için verdiği talimatın dönemin askeri yetkilileri tarafından yerine getirilmediğini de anlatarak, “Cuma günü barikatların kaldırılması talimatını verdim. Ancak Tugay Komutanı Paşa, bu kararın çok önemli olduğunu, silahlı bir çatışmaya neden olabileceğini ifade ederek, bir defa daha belediye başkanı ile görüşmek istediğini kararın bu sebeple bir süre ertelenmesi talebi olduğunu iletti. Bunun üzerine bir süre bekleme kararı alındı” şeklinde konuştu.

Komutan ‘Kan akar’ dedi Vali Üçelli, cumartesi sabahı yanına aldığı 15 asker ve bazı vatandaşlarla söz konusu barikatları kaldırdığını ifade ederek, şunları kaydetti: “3 saat içinde Samsun-Ankara yolu açıldı. O arada İçişleri Bakanı beraberindeki zevatla meşgulken CHP milletvekilleri ile polis arasında tartışma çıkmış ve polis CHP milletvekilinin silahını almış. Bu olay Milönü’ne intikal etmiş ve barikatlar yeniden kurulmuştur. Bu barikatların yeniden kaldırılması talimatını Jandarma Komutanı’na bildirdim. O da cevaben bunun birkaç saat içinde mümkün olmayacağını iletti. Jandarma Komutanı, bu işe girişmesinde ciddi bir risk bulunduğunu, silah kullanmak gerekebileceğini, kan akabileceğini, halkın itiraz ettiğini ve kalabalık olduğunu söylüyordu. Ben arkadaşımın o an hangi şartlarda bulunduğunu bilemezdim. Benim barikatları kaldırma emrim, mahalle belirtmeden genel anlamdaydı. İtirazları da paşanın bir gün önce yaptığı itirazlara benziyordu. O sabah yaptığımız çalışmada barikatların kaldırabileceğini de hep beraber görmüştük. Demek ki bu mümkündü. Ayrı bir yöntem ve yolla kaldırılabilirdi.”

Çorum’da ne olmuştu? 27 Mayıs 1980’de MHP’li Bakan Gün Sazak’ın öldürülmesi üzerine, ertesi gün Çorum’da ülkücüler, Alevi ve solcuların dükkân ve evlerine saldırdı. Alevilerin oturduğu Milönü Mahallesi ablukaya alındı. Olaylar 30 Haziran’a kadar sürdü ve tam yatıştığı düşünülürken, 4 Temmuz’da “Komünistler Alaattin Camisi’ne bomba attı” şayiası ile ikinci kıyım dalgası başladı. Polisin de taraflı davrandığı olaylarda 57 yurttaş öldü.

%d blogcu bunu beğendi: