Category: MEMLEKETİM – İNSAN HAKLARI – GÜNCEL


09.11.2012

AYI!..Bana, “Kaleminden pislik akan yazar” diyen Başbakan’ı duydunuz…

Ana muhalefet partisi lideri için “bahtsız bedevi” benzetmesi yaptığından bu yana, gazete köşeleri ona “terbiyeyi” hatırlatan yazılarla dolu…

Ama hiçbirisi edebini bozup da fıkrayı anlatamadı size…*

Şimdi ben “bahtsız bedevi” fıkrasını anlatayım…

*

Bedevi şanssız olunca, çölde kutup ayısına rastlar…

“Sen kimsin” der bedevi…

“Kutup ayısıyım” der ayı…

“Tamam da kutup nerede, sen nerelere gelmişsin?..”

“Sen bahtsız olunca, geliniyor yani…”

*

Sonra…

Malum bir yakın temas sahnesi var burada…

Ey edep…

Geçiyoruz burayı…

*

Ayı toparlanıp giderken bedevi arkasından:

“Niye yaptın bunu?..”

“Lazım…”

“Neye lazım?..”

“İlerde bir ülkenin başbakanına lazım olacak?..”

“Nassıı?..”

“Çok zarif bir başbakan… Kibar, barışçı, sevimli, cana yakın, hak tanır, hukuk bilir, karıncayı ezmez, hoşgörülü, centilmen, terbiyeli…”

“Nereden biliyorsun?..”

“Engin Ardıç yazmıştı Sabah’ta…”

“Ona da mı rastladın?..”

*

Talihsiz bedevi meraklanır:

“Eeee, başbakan diyordun…”

“Demokrat, çağdaş, modern bir başbakan…”

“Senin kutup buzullarından kalkıp gelip bu çölde beni becermenle ne alakası var bunun yani ayı?..”

“Şöyle alakası var; bir gün ana muhalefet liderine kızacak, onu sana benzetecek…”

“Nassııı?..”

“Kızınca ana muhalefet liderine dönüp ‘bahtsız bedevi’ diyecek… Sözlükte başka laf bulamadığı için…”

*

Bahtsız bedevi devesine atlayıp hızla uzaklaşırken:

“Benim şeyim sözlük mü?” der…

Ve gider…

*

Fıkra bu ne de olsa…

Oysa ayı terbiyelidir…

Böyle bir şey yapmaz…

***
09 Kasım 2012 – bcoskun@cumhuriyet.com.tr

05.11.2012

SEVGİLİ GÜNLÜK ;Sırtımda taş taşıdım öldüm yorgunluktan..

Kendime bir toprak havuzu yapayım dedim, taşlarla etrafını çevireyim içini toprak doldurayım yağmurlu günlerde girer çamur banyosu yaparım jakuzi gibi olur dedim..

Gittim koca taşları tek tek getirdim içini doldurmak için yarım gün toprak taşıdım sonra uyuz Ege bunu gördü ” aa çok güzel olmuş çiçeklik yapalım bunu ” dedi..” Lan yürü git saçma sapan çiçeklerini başka yere ek benim havuzum burası ” dedim..

Kaşla göz arasında gelip çiçek tohumu atmasın diye başında bekliyorum..

İmza Pamuk.

Ege Sakin

Polis Greve Giderse…

Bazen tam karşısında yer alsalar da dünyada polislerin önemli bir sendikal tarihleri bulunuyor. Türkiye’de ise “polis” ve “sendika” sözcükleri genellikle çevik kuvvetin saldırdığı sendika gösterilerinde yan yana geliyor.

İstanbul – BİA Haber Merkezi
03 Kasım 2012, Cumartesi

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün İsviçre’deki Genel Merkezi’nde dünyanın farklı ülkelerinden işçi fotoğraflarının yer aldığı bir sergi bulunuyor. Pakistanlı tekstil işçileri, Kolombiyalı çiftçiler, Afrikalı balıkçılar ve Alman kamyon şoförleri…  Koleksiyonda Türkiye’den bir kadın trafik polisinin fotoğrafı var. Şüphesiz o da eve ekmek götürmeye çalışan bir emekçi ve yaşamak için çalışmak zorunda.

TBMM’nin işçi sendikalarına ilişkin yeni bir yasayı görüştüğü günlerde sosyal medyada ‘polis sendikası’ tartışması alevlendi. Bugüne kadar Türkiye’de ‘polis’ ve ‘sendika’ sözcükleri genellikle çevik kuvvetin saldırdığı sendika gösterilerinde yan yana gelebiliyordu. Ancak Emniyet’in yayınladığı aleyhte genelgeye rağmen bazı polisler sendika kurma girişimini devam ettiriyorlar.

Dünyanın farklı ülkelerinde polislerin ve hatta askerlerin sendikaları bulunuyor. Bazen tam karşısında yer alsalar da polislerin önemli bir sendikal tarihleri bulunuyor.

Polisin sendikası olur mu?

KESK kurucularının Avrupa ülkelerindeki kamu çalışanlarının sendikal deneyimlerini anlatmak üzere davet ettiği bazı konuşmacılar tesadüfen polis ve asker sendikalarının temsilcileriydi. DİSK 2010 yılında Avrupa Polis Federasyonu üyelerini 1 Mayıs’a katılmak İstanbul’a davet etmişti. “Türkiye’deki meslektaşlarının sendika gösterilerine karşı tutumunu insanlık dışı bulduğunu” belirten Alman Polis Sendikası (GDP) Taksim’de değil ama Berlin’de 1 Mayıs Mitingi’ne katılmıştı.

Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) bünyesinde faaliyet yürüten Avrupa Polis Federasyonu (EuroCop) 26 ülkeden 34 sendikayı ve 500 bin polisi temsil ediyor. Avrupa Komisyonu ve AB kurumları nezlinde polisler adına toplantılara danışma organlarına katılıyor.  EuroCop’un başkanı 1972 doğumlu İsveçli Anna Nelberg. Polis Akademisi mezunu Nelberg daha önce İsveç İş Sağlığı Ve İş Güvenliği Kurumu’nda polisler adına görev yaptı.

2002 yılında kurulan federasyonun Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Romanya, Slovenya, Fransa, Avusturya, İsviçre, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Litvanya, Letonya, Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, Lüksemburg, Belçika, İskoçya, İngiltere, Kuzey İrlanda, İzlanda, İrlanda, İspanya ve Portekiz’den üyeleri bulunuyor.

‘Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’ polislerin sendika hakkını güvence altına alıyor. Avrupa’da polis sendikaları ‘işçi sağlığı iş güvenliği’, ‘ücret artışı’ ve ‘sosyal haklar’ gibi konularda faaliyetler yürütüyorlar.

Polislerin sendikal mücadele tarihinden

Sendika denince akla hemen grev gelir. Tarihte bilinen ilk polis grevi 1918 yılında İngiltere‘de düzenlendi. Grevlerin ardından polis sendikası NUPPO kuruldu.

ABD‘nin Boston Eyaleti’nde polisler 1919 yılında greve gittiler ve sendika hakkı istediler. Amerikan polislerinin ilk sendikal mücadelesi olarak kayda geçti.

Avustralya polis teşkilatının yaklaşık yarısı 1923 yılında teşkilat içindeki fişlemelere karşı greve gitti ve daha iyi ücretler talep etti.

Çin‘in Şangay kentinde polisler 1940 yılında ücret artışı talebiyle geri gittiler.

1974 yılı Temmuz ayında, ABD‘nin Baltimore Eyaleti’nde polisler, belediye işçilerinin grevine destek olmak için greve gittiler. Suç oranlarının arttığı ve grevci polislerle görev başındaki polisler arasında zaman zaman silahlı çatışmaların yaşandığı iki hafta sonucunda sendikanın talepleri kabul edildi.

2007’de Hollanda Polis Sendikası’nın ücret artışı talebiyle başlattığı fiili grev Ajax-PSV arasındaki futbol maçının güvenlik nedeniyle ertelenmesine yol açtı. Sendika açtığı dava sonrasında grev hakkı kazandı.

2008 yılında grevci polislerle görevdeki polisler arasında silahlı çatışmaların yaşandığı Güney Afrika Cumhuriyeti‘nde 2009 yılında askerler greve gittiğinde bazı gazeteler “Ülkeyi İşgal Etmek İçin En Doğru Zaman” gibi başlıklar attılar.

Kasım 2011’de Bulgaristan‘da Valentin Popov liderliğindeki Polis Sendikası hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı greve gitti. Sofya’da büyük bir gösteri düzenleyen sendikalar emeklilik yaşının yükseltilmesini protesto etti.

Ağustos 2012’de Brezilya‘da polisler ücret artışı ve daha iyi çalışma koşulları talebiyle greve çıktı. Askerler, Bahia Eyalet Meclisi’ni işgal eden grevci polislere ve ailelerine plastik mermilerle saldırdı. Polisler üretimden gelen gücünü kullanınca suç oranlarında büyük bir artış oldu. Sendika Rio Karnavalı sırasında greve ara verdiler.

Türkiye’de polislerin sendika üyesi işçileri copladığı, ‘Kahrolsun İnsan Hakları’ sloganlarıyla yürüyüş yaptığı günlerin mazide kalması, polis ve asker dahil bütün ücretli çalışanların ‘grevli toplu sözleşmeli sendika’ hakkına kavuştuğu bir gelecek dileğiyle… (ÇT)

Haberin Linki:http://www.bianet.org/biamag/dunya/141817-polis-greve-giderse

‘Ağaoğlu’lara nasıl geri adım attırılır?

30 EKİM 2012/ Birgün

A

SELAMİ İNCE/BİRGÜN

Yoksulların kentin değerli semtlerinden çıkarılmasına da kentin hem hükümet hem de Ali Ağaoğlu benzeri serbest girişimciler tarafından talan edilmesine de sadece homurdanıyoruz. Biz homudanırken Taksim Meydanı  taş yığınına, ormanlar beton bloklara ve çelik köprülere dönüşüyor. Berlin’de 200 kişilik bir grup homurdanmayla yetinmedi ve Berlin’deki Ali Ağaoğlu’na da hükümete de geri adım attırdı. Yoksul bir işçi, çevredekilerin dayanışmasıyla güçlü bir şirkete nasıl geri adım attırdı?  Bu hikayeden bizim de almamız gereken dersler var…

Her şey Almanya’nın sosyalist günlük  “Neues Deutschland”gazetesindeki bir haberi twitter’da takpçilere göndermemle başladı. Haberde, Berlin’de evinden zorla atılmak istenen bir ailenin yardımına koşan bir grubun günlerce süren mücadele sonunda evden atılmayı engellediği bildiriliyordu. Haber Alman basınında hatırı sayılır bir biçimde ilgi görüyordu. Özellikle sol basın olaya büyük ilgi gösteriyordu. Basından olayı izlemeye çalışıyordum. Elbette Berlin’de ev işgali geleneğinin bir başarılı geçmişi vardı ama bu tarz bir şey ilk kez oluyordu.

Twitter’a gönderdiğim yazının hemen ardından Berlin’den bir mesaj aldım. Bu mücadelenin içinde yer alan bir grup öğrenci – akademisyen istersek, süreci ve ayrıntıları yazabilecekelerini belirtiyorlardı. Berlin’den Ekrem Ekici, ayrıntıları ve süreci özetledi. Bu haftaki yazının sahibi de böylelikle Berlin’deki dayanışmacılar oldu. Berlin’den bana gönderilen yazıyı aktarıyorum:

DAYANIŞMA VE DİRENİŞ
Antakyalı göçmen bir işçi ailenin çocuğu olarak Berlin’de doğup büyüyen, kendisi de bir boya işçisi olan Ali Gülbol (41) ve ailesi, ev sahipleri tarafından zorla evden çıkarılma tehdidiyle zor günler geçiriyor. Berlin’in Kreuzberg bölgesinde, Lausitzer Straße 8 numarada yaşayan Gülbol ailesi, 22 Ekim’de ev sahibinin zorla evden çıkarma eylemine komşularından ve aktivistlerden oluşan aşağı yukarı 200 kişilik bir destek grubuyla birlikte karşı koydu.

22 Ekim Pazartesi günü Berlin’in Kreuzberg bölgesindeki Lausitzer Straße 8 numarada yaşayan Antakyalı bir göçmen ailenin mahkeme kararıyla zorla evden çıkarılması 200 kişi civarında komşu ve aktivist tarafından engellendi. Kapı önünde ve bina içerisinde oturma eylemi yapılarak tahliyeye karşı gelen grup, ev sahibinin hukuki temsilcisi binaya gelirken kitle “Ob Ali oder Kalle, wir bleiben alle” (İster Ali, ister Kalle, birlikte kalıyoruz/hareket ediyoruz) ve “Hohe Miete, Zwangsumzug; davon haben wir genug” (Yüsek kiralara, zorla tahliyelere artık yeter) sloganları eşliğinde bina girişini bloke etti.

Binaya giremeyen ev sahibi André Franell’in temsilcisi, Gülbol ailesine verilen sürenin dolduğunu ve evin tahliye edilmesi konusunda ısrarcı olurken, ev sahibi temsilcisinin başarısızlığa uğrayıp bölgeyi eli boş terk etmesiyle barikat başarıya ulaşmış oldu. Daha sonra 30 ila 40 arası aktivist, ev sahibi André Franell’in ofisine yürüdü. Kendisine telefonla ulaşılan ev sahibi Franell, tahliyeden geri adım atılmayacağını söyledi. Aynı akşam yapılan gösteride eylemin başarıyla sonuçlandırılmış olması kutlandı.

HUKUKSAL ARKA PLAN
İki ay kadar önce ev sahibi André Franell’in zorunlu tahliye talebi ile (Zwangsräumung) karşı karşıya kalan Gülbol ailesi, Lausitzer Straße 8 numaradaki evlerinde 35 yıldan bir süredir yaşıyor. Kiracı aileyi evlerinden çıkarmak için kiraya devasa oranda bir zam yapan Franell, yeni sözleşme için de yine, aile tarafından karşılanamayacak ölçüde, çok yüksek bir fiyat belirledi. Bu kira artışı nedeniyle ev sahibini mahkemeye veren Gülbol ailesi davayı kazanamadı. Yasal yönetmeliğe göre Gülbol ailesinin talep edilen kira tutarını iki ay içerisinde ödemesi gerekiyordu.  Ev sahibi Franell’in devreye soktuğu bu hukuki teknik durumdan Gülbol ailesinin haberi yoktu. André Franell bu süreç içerisinde aileye hiçbir ihtar yollamadan evin boşaltılmasını talep etti. Gülbol ailesi, tahliye talebini Federal Mahkemeye taşısa da, davayı burada da kaybetti.

Ali Gülbol 1976’dan bu yana Lausitzer Straße 8 numaradaki evde yaşıyor. Başlangıçta anne ve babası ile yaşayan Gülbol, daha sonra eşi Necmiye ve çocuklarıyla beraber 1999 yılında aynı bina içerisinde şu an yaşadıkları daireye taşınıyor. “Daire son derece kötü durumdaydı,” diyor Ali: “Tüm duvarları yıkıp yeniden ördüm, elektrik tesisatını baştan kurdum, daha sonra şöyle düşündüm; ‘eğer her şeyi baştan yapıyorsam, zamanı geldiğinde bu evin bana ait olmasını isterim.’ Daha önceki ev sahibi Poppingger, eve yaptığım masraf mahsup oluncaya kadar kirayı arttırmamaya söz vermişti. Hatta evin daha sonra bana satılacağına ilişkin yazılı bir ön sözleşme de yapmıştık. Dairenin yenilenmesinde çok çalıştık, çok para harcadık. Bütün bir aile altı ay boyunca durmadan evi restore etmek için uğraştık. Fakat nihayetinde 2006 yılında ev açık arttırmada André Franell’e satıldı.”

Franell evi satın aldıktan sonra ilk iş olarak kirayı arttırmaya çalışır. “Ben buna razı olmadım, çünkü halihazırda eski ev sahibi Poppinger ile yapılmış bir anlaşma vardı. İlk olarak bölge mahkemesine gidildi. Poppinger orada mevcut bir anlaşmamızın olduğunu teyit etti. Fakat yargıç, eski ev sahibinin çelişkili ifadeler verdiğini gerekçe göstererek talebimizi geri çevirdi. Daha sonra bölge mahkemesindeki davada Poppinger’i oğlu temsil etmeye başladı, Poppinger’in bunadığı söylendi ve kabul edildi, böylece Poppinger’in mahkemeye gidip gelmesine gerek kalmamış oldu. Neredeyse binadaki herkesin Poppinger’i de ilgilendiren bir davası olduğundan ve yine hemen hemen herkes yeni mülk sahibi Franell’den davacı olduğundan, çok sayıda duruşma randevusu söz konusuydu. Bu benim kötü talihimdi. Poppinger benim hikayemi doğrulayabilirdi ve şu anda her şey daha farklı olabilirdi.”

Daha sonra, 2010 yılında bölge mahkemesi Gülbol ailesini o zamana kadar birikmiş olan, 3500 euro tutarındaki kira bakiyesini ödemeye mahkum eder. Ev sahibi André Franell, Gülbol ailesinin haberi olmaksızın bir son ödeme tarihi tespit ettirir. Ali Gülbol’un bundan haberi yoktur ve herhangi bir ihtar olmaksızın evi boşaltma talebi ile karşı karşıya kalır. “Sanırım 2006’da yürürlüğe giren yeni yasanın kurbanı oldum. Bu yasa, üst üste iki ay kira ödenmediği takdirde, ev sahibine, hiçbir ihtarda bulunmaksızın evin boşaltılmasını talep etme hakkı tanıyor. Bu, skandal bir yasadır. Bu yasaya göre zor durumdaki bir aile iki ay kirasını ödeyemezse rahatlıkla sokağa atılabilir. Böyle adalet olmaz.”

MAĞDURİYETTEN DİRENİŞE
Daha sonra Gülbol ailesi bu karara itiraz eder, itiraz geri çevrilir ve geçtiğimiz yıl 15 Aralık’ta evin boşaltılması için ilk ihtar gelir. Aile bu talebin ertelenmesi için mahkemeye başvurur ve Noel tatili sonrasına erteleme alınır. Aile üst mahkeme olan Federal Mahkemeye gider. Fakat burada da kapılar Gülbol ailesinin yüzüne kapanır, Federal Mahkeme, bölge mahkemesinin kararını onaylar.

Artık evin tahliye edilmesi için son tarih 31 Ağustos 2012’dir. Bu tarihte anahtarların ev sahibine teslim edilmesi gerekir. Fakat ev sahibi ortaya çıkmaz. Anahtarları da sözlü ya da yazılı olarak talep etmez: “Ev sahibinin anahtarları bizzat istememesi aslında beni şaşırttı. Bundan sonra ev sahibinin hukuki temsilcisinin gelip evi zorla tahliye ettirmesini bekledim ve evimden ayrılmamaya karar verdim. Burası benim evim. Son güne kadar kirayı ödedim. Biz evimizden, tekrar ediyorum, evimizden atılmak isteniyoruz, her şeyden önce burası yaşam alanımız. Buradan çıkmayacağız,” diyor Ali.

Gülbol ailesi sonuna kadar mücadele etmeye karar verir. “Biz burada kalacağız, burada kalmak istiyoruz.” Bu süreç içerisinde Gülbol ailesi komşularından ve bölge sosyal merkezi çalışanlarından ve gönüllülerinden destek alır. “Komşularımız her zaman yanımızda oldular, sürekli olarak ne yapacağımızı, mücadelemize nasıl destek olabileceklerini, nasıl yardımcı olabileceklerini soruyorlar. Sosyal merkezde çalışanlar olsun, başka inisiyatiflerden gelen destek olsun, insanlar bizim yanımızda. Bence bu iyi bir şey. Çünkü bu destek örgütlü bir hale geldi, olan biteni duyan insanlar kendiliklerinden gelip destek vermeye, mücadelemize katılmaya başladılar ve bu bir farkındalık yarattı.”

Arkalarına aldıkları toplumsal desteğin öneminin bilincinde olan Gülbol ailesi, bu desteğin yalnızca kendileri için değil, bölgedeki sosyal yaşamın bütünü için can alıcı bir öneme sahip olduğunu düşünüyor. Ali Gülbol’un sözleriyle: “Bu inisiyatiflerin ve çevrede yaşayan insanların bu mobilizasyonunun önemi çok büyük. Çünkü aksi takdirde bölgemizde yaşam mümkün olmayacak. Bu anlamda gidişattan memnum olduğumu söyleyebilirim.”

“BİZ YASAYI TERK ETMİYORUZ, YASA BİZİ TERK ETTİ”
Gülbol ailesi evlerinde kalmaya kararlı. Ali Gülbol, eşi Necmiye ve üç çocuğu, doğup büyüdükleri, kimliklerini inşa ettikleri ve özellikle de çok sevdikleri evlerinden, mahallelerinden ayrılmamakta kararlılar: “Bizim mücadelemizin muhakkak bizim çektiğimiz sıkıntıları çeken başka insanlar üzerinde de etkisi olacak. Vazgeçmemeliler. Yuvaları için, evlerinde kalmak için savaşmalılar.”

Ali Gülbol, indymedia Berlin muhabirlerinin kendisine yönelttiği “Mahkeme kararına uymayıp, bugün burada kalarak yasal çerçeveyi terk etmiş oluyorsun. Bunun doğuracağı sonuçlardan korkuyor musun?” sorusuna, belki de hafızlardan uzun süre çıkmayıp, bu tür mücadelelerde ilkeselleşecek düzeyde bir yanıt veriyor: “Hayır korkmuyorum. Çünkü biz yasayı terk etmedik, yasa bizi terk etti.

Olanlar son derece adaletsiz. Ben yasaların yanında olan birisiyim. Yasalar birlikte yaşamayı olanaklı kılan, birlikte geliştirmeye yardımcı olan şeyler olmalı. Bugün yasa dediğimiz şeyin bununla bir ilgisi yok. Bize olanlar son derece adaletsiz. Bu beni çok öfkelendiriyor. Bu yasaları kim yapıyor? Politikacılar. Bu yasa yapmak değil, lobi yapmak. Her şey kiracıların aleyhine ve sermaye sahiplerinin, bu durumda ev sahiplerinin lehine işliyor. Buna adalet denemez.”

MÜLK SAHİBİ ANDRÉ FRANELL: ZORBA “HAYIRSEVER”
Zorla açık arttırmaya çıkarılan binalar üzerine uzmanlaşmış olan mülk sahibi André Franell, Lausitzer Straße 8 numara ile ilgili olarak internette şunları yazıyor: “2006 yılında Berlin’in sorunlu eski bölgelerinden SO 36’daki (Kreuzberg) çok daireli apartmanı satın aldım. Bodrumun kurutulmasının yanında, çatı ve dış cephe yenilendi. Kira optimizasyonu bina bizim elimizdeyken büyük ölçüde gerçekleşti.”

Berlin merkezli Franell Consulting GmbH adlı şirketin CEO’su olan André Franell’in iş, temel olarak, zorla açık arttırmaya çıkarılan binalara ilişkin internet üzerinden irtibat bilgilerini ve diğer ilgili verileri sağlamak. Kurmuş olduğu André Franell Foundation (André Franell Vakfı) Vietnam ve Tayland’da oteller ve golf sahaları inşa etmek için yaşam alanlarından sürülen yoksul halka destek sağlamak için çalışıyor. (Hayırever olmayan bir zorba daha görülmemiştir. Bütün zorbalar ne kadar hayırsever oluyor…S.İ)

Gülbol ailesinin evden atılmasını engellemek için yaklaşık 2 ay önce örgütlenen destek komitesi, pazartesi günü yayınladığı bildiride, yukarıda sözü edilen “kira optimizasyonu” konusunda şunları söylüyor:

“Kira optimizasyonu, kiracıların çıkarılması anlamına geliyordu. Franell, zorla açık arttırmaya çıkarılan binaları değelendiren bir web sitesini yönetiyor. Sahip olduğu iyi imajı sayesinde, Tayland’da zorla evlerinden çıkarılan insanlara yardım eden bir vakıf kurdu. Franell, Evlerinden çıkarılan ailelerin sırtından kazandığı parayla, aynı zamanda bir hayırsever kisvesine bürünmeye çalışmakta. Sahip oldukları mülkleri, eşi Kathrin Franell idare etmekte. Her ikisi için de dışarıdan toplumsal duyarlılık sahibi insanlarmış gibi görünmek oldukça önemli.”

BERLIN’DE ARTAN KİRALAR
Berlin’deki zorla tahliyeler, devasa ölçüde artan kiralar ile bağlantılı bir olgu. Gitgide daha fazla sayıda insan, daha fazla aile oldukça yüksek meblağlara ulaşan kiraları karşılayamamakta. Evlerin zorla tahliye ettirilmesi genellikle sessiz gerçekleşen bir pratik olsa da, insanları yaşam alanlarından koparan zorla evden çıkarmaların bir şiddet eylemi olduğunun açık hale gelmesi önemli bir adım.

Gülbol ailesi örneğinde, sivil itaatsizlik pratiği ilk kez bir ailenin sokağa atılmasının engellenebileceğini gösterdi. Buradaki politika devasa kira artışlarını durdurmaya yönelik marjinal gibi görünen bir çabaya dayalı olsa da, gelecekte binaların zorla açık arttırmaya çıkarıldığı, insanların zorla evlerinden sokağa atıldıkları örneklerin fazlalaşacağı yeterince açıktır. İktidar partileri genel olarak ev sahiplerinin çıkarlarını gözetmektedir. Buna ilişkin örnekler gündelik hayatta her gün ortaya çıkmaktadır. Konut bir emtia olduğu sürece, bu toplumda bir konut/konaklama hakkı değil, kar hakkı söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, bu durumda birçok insan için sivil itaatsizlik pratiklerine başvurmak elbette kaçınılmaz görünüyor.

Gülbol ailesi gibi başkalarının, başka ailelerin de durumunun iç açıcı olmadığının bilincinde olan Ali Gülbol, bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bana öyle geliyor ki Berlin satılıyor. Fakat Berlinliler’e satılmıyor. Şehir en yüksek fiyatı veren taliplere peşkeş çekiliyor. Bu böyle devam ettikçe Berlin Berlin olmaktan çıkıp, başka bir şeye dönüşecek.”

EKREM EKİCİ – BERLIN

***

Franell’e Mektup: Muhatapsız manifesto!
Geçtiğimiz Çarşamba günü, 22 Ekim’deki direnişi örgütleyen unsurlardan olan Gülbol Ailesi ile Dayanışma Komitesi, Ali Gülbol’un eşi Necmiye Gülbol ve kızları Aylin (20) ile birlikte bir basın toplantısı düzenledi. Bu yazıyı, toplantıda Aylin’in ağzından okunan, Gülbol ailesinin ev sahibi André Franell’e mektubuyla bitirmeyi uygun bulduk. Çünkü söz konusu mektup, olanaklı tüm yasalardan daha keskin olan bir hakikatin dilinden konuşan, emekçi bir ailenin “muhatapsız” manifestosu.

Sayın André Franell,
Elinizdeki mektup vasıtasıyla sosyal vicdanınıza başvuruyoruz; zorunlu tahliye kararını ve kontrat feshini yürürlükten kaldırmalısınız. Burada göz önünde bulundurulması gereken, 35 yıldan fazladır bu evde yaşıyor olmamız, bu evi adeta bir harabeden, bir yaşam alanına dönüştürmüş olmamız, bunun için de oldukça fazla miktarda zaman ve para harcamış olmamızdır. Size soruyoruz: bizi evimizden atmanız size ne kazandıracak? Sizi buna koşullayan şey nedir?

Bizim için evimiz her şeyimizdir, toplumla bağımız, yaşam öykümüz ve herşeyden önce özel alanımızdır. Evimizi korumak ve diyalog vasıtasıyla geçmişe sünger çekip, yeni bir başlangıç yapmak isteriz.

Nihayetinde siz toplumsal olarak zayıf pozisyondaki insanlar için çalışıp, evsizler ve sel mağdurları için bağış toplayan birisiniz. Umuyoruz ki durumu yeniden gözden geçirir ve olumlu bir karara varırsınız.

Saygılarımızla,

Gülbol ailesi…”

Haberin Linki:http://www.birgun.net/worlds_index.php?news_code=1351590728&year=2012&month=10&day=30

02.11.2012

SEVGİLİ GÜNLÜK ;Bu gün uyuz Ege çok sinirli..

Sabah hava çok acayip güzeldi, çook ılık kapalı hafif hafif yağmur çiseliyor bütün otlar ıslak, ve bütün gece yağan yağmurla hem göl yükselmiş hem de çiftliğin içinde orada burada küçük şahane

gölcükler oluşmuş, ayrıca tarla tam bir çamur banyosu yapmak için özel olarak dizayn edilmiş gibi…Erkenden kalktım ‘ çok çişim var çabuk kapıyı aç ” dedim ve hemen çıktım dışarı. Doğru göl kıyısına gittim, pıtırakların olduğu ot yığınına girdim, gölün çevresindeki su birikintilerinde yuvarlandım, çamur banyosu yaptım, sonra temizlenmek için göle girdim yıkandım, buraya kadar hayat çok güzeldi.

Sonra Ege uyuzu dışarı çıkıp beni gördü. Sinir krizi geçirdi manyak. ‘ Gel sen de çamura gir , stres atarsın ‘ dedim ama, dinleyen kim..Neymiş efendim heryerim pıtırak olmuşmuş yok çamura boka bulanmışmışım.. Göle girdim yıklandım tertermiz oldum diyorum anlamıyor,

söylenip duruyordu.
” Herkesin temizlik anlayışı farklı  ” dedim yürüdüm gittim tekrar göle girdim.
Bu gün hava çok güzel..Egeye rağmen..
İmza Pamuk.
EGE SAKİN
BENİMDE ARTIK FACEBOOK SAYFAM VAR. UYUZ EGE SAKİN GICIK OLUYOR ALTTA SAYFAMIN LİNKİNİ VERİYORUM. TIKLAYIN BEĞENİN. UYUZ EGE DAHA DA ÇOK UYUZ OLSUN…İMZA PAMUK

30.10.2012 / Umut Vakfı

Ağustos ayında serseri bir kurşunla hayatını kaybeden Umut Ceylan’ın katili bayram öncesi yakalandı. Yakalanması tamamen tesadüftü. Uyuşturucu bağımlısı, gazete okumayan ve televizyon seyretmeyen fail, Umut’un olayından haberdar olmadığı için suç aletini ortadan kaldırmayıp tekrar başka bir suça karıştığı için yakalandı. 8 suç kaydı olan failin özel yapım tabancası bulunuyor! Sizce gerçek katil bu kişi mi yoksa bu kişinin suç işlemesine imkân veren sistem mi? Katil yakalandı ama bundan sonraki hukuki süreç Umut’un ailesini ne kadar tatmin edecek?

14 Ekim 2012 tarihinde Antalya’da gerçekleştirdiğimiz Yerel Medya semineri sırasında Antalya Emniyetinden üst düzey bir görevli “Türkiye’de halkın sadece %5’i suç işliyor. Ama bu %5, kalan %95’i korkutmaya ve sindirmeye yetiyor” demişti. Bunun nasıl gerçekleştiği de Umut’un olayı ile daha anlaşılır hale geliyor. 8 suç kaydı olan ve uyuşturucu bağımlısı bir kişi, özel yapım bir tabanca sahibi olabiliyor. Üç ay önce vefat eden dedesinden kalan tabanca, suç kaydı olan bir kişiye miras yoluyla intikal ediyor. Umut’un gerçek katili bir türlü yenilenmeyen silah kanun tasarısıdır. Umut’un katili, 8 ayrı suç kaydı bulunan bir kişinin rahatlıkla elini kolunu sallayarak silahla toplumun içinde gezebilmesine imkân veren sistemin tüm halkalarıdır.

Tamamen bir tesadüf eseri yakalanan fail, eğer Umut’u öldürdüğünden haberdar olsaydı, suç aletini yok ederek izini kaybettirebilecekti. Oysa silah ediniminde merkezi veri tabanı, chip’li ve TC kimlik numarası olan silah taşıma veya bulundurma belgesi kullanılıyor olsaydı, bu mümkün olmazdı. Hele boş kovan ve fişek getirmeleri durumunda yenilerini alabilecekleri bir uygulama olsaydı anında tespit edilebilecekti.

Bu olayın ilk perdesi. Bir de ikinci perde var ki o da mağdur ailelerin hukuk mücadelesi. Yasalar işlenen suçlar karşısında uygulanacak cezalar konusunda oldukça net. Ancak hakimin vicdani karar yetkisi ve cezai indirimler sebebiyle Türkiye’nin her yerinde işlenen aynı tipte suçlara verilen cezalar birbirinin aynısı olmuyor. Bu da ister istemez adalete güveni sarsıyor ve suç işleyen %5’lik kesim çoğunluğun üzerinde bir baskı, korku oluşturuyor.

Bir de eğer suç işleyen kişi “sosyopat” olarak nitelendiriliyorsa, bu kişinin tekrar toplumsal hayata katılımı mümkün olmuyor.  Sosyopat, psikolojik bir bozukluk nedeniyle empati kurma yeteneği bulunmayan kişilere verilen addır. Bu kişiler karşılarındakilerin düşünce ya da duygularını anlama yetisinden yoksun oldukları için, neyin acı vereceğine karar vermede zorluk çekerler. Özellikle cinayet ve yaralama vakalarında kişilerin mutlaka detaylı bir psikolojik muayeneden geçirilmesi ve bu bulgular ışığında hakimlerin karar vermesi gerekiyor. Normal bir bireyin bile cezaevine girdikten sonra profesyonel suçlu olarak çıkma ihtimali çok yüksekken, özel bir şekilde muamele görmesi gereken “sosyopat”ların çeşitli aflar ve cezai indirimlerle tekrar aramıza katılmaları daha fazla “Umut”ların sönmesine yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Umut Vakfı

Haberin Linki:http://www.umut.org.tr/public/haftaninyorumu.aspx?id=27802

Kılıçdaroğlu’na biber gazı

29 EKİM 2012/ Birgün

Kılıçdaroğlu A Kılıçdaroğlu

Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Ankara Ulus Meydanı’ndaki 1.Meclis binası önünde yaşanan olaylardan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da etkilendi.

Ulus Meydanı’nda polisin sert müdahalesiyle karşılaşan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, parti yöneticileri ve milletvekilleriyle birlikte 1. Meclis’in bahçesine girmek zorunda kaldığı görüldü. CHP lideri Kılıçdaroğlu’na biber gazı sıkıldı, CHP lideri korumaları tarafından Birinci Meclis’in arkasındaki TSK’nın erbaş gazinosuna alındı.
Bu arada, birinci ve ikinci barikatı aşan Kılıçdaroğlu’na biber gazı sıkılması ile birlikte, Kılıçdaroğlu’nun korumaları ile polis arasında da gerginlik yaşandı

“POLİSİN HEDEFİNDE KILIÇDAROĞLU VAR”
Ankara Ulus Meydanı’nda yaşanan olaylar CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Facebook sayfasında da dakika dakika duyuruldu.
Kılıçdaroğlu’nun Facebook sayfasında, “Polisin hedefinde Kemal Kılıçdaroğlu var” başlığıyla duyurulan olaylar ilgili şu bilgilere yer verildi:
“Polisin hedefinde Kemal Kılıçdaroğlu var. Bulunduğu bölgeye su ve biber gaz sıkılıyor. CHP İstanbul Milletvekili Ali Özgündüz yürüyüş için polis barikatını kaldırmak istedi. Özgündüz emniyet yetkilileri ile konuştuğu sırada polis önce o bölgeye gaz bombası attı. Ardından Özgündüz’e biber gazı sıkıldı. Ali Özgündüz’e çevik kuvvetin de müdahale ettiğini gören CHP Milletvekili Levent Gök araya girince o da aynı sert muameleyle karşı karşıya kaldı. Bu arada CHP Genel Başkan yardımcısı Adnan Keskin’in yer aldığı bölüme de gaz bombası atıldı.”

    

     

KÖTÜYE CENNET BİLE DAR…                                                                                                                                                        

Biliyor musunuz en çok sevdiğim hayvan köpek ama en çok saygı duyduğum hayvan ise karıncadır.

Yıllarca hayvanlara dokunup onlara sevgi verdim.

Karşılığında onların güvenini ve dostluğunu kazandım.

Gel gör ki, karıncalar beni hiç umursamadı.

Fethiye’ye geleli karıncalar hayatıma daha çok girdi.

Ben bu kadar çok karıncayı hiçbir yerde görmedim şimdiye dek.

Sanıyorum sürekli yer sarsıntısı olduğu için hep teyakkuz halindeler. Kuş gözleyen dostlar.! İzleyin beni. Ben de karınca gözlüyorum. Onlar da sosyal bir toplum ve kendi yasaları var.

Kendime hayat dersi çıkarıyorum onlardan. Toplumsal örgütlenmenin en güzel örneğini veriyorlar.

Varlıklarını korumak ve yaşamak için adeta adil bir devlet düzeni kurmuşlar. O kadar çok kendi hayatlarına dalmışlar ki, kendi hayatları dışında hiçbir şey ile ilgilenmeden salt kendileri ve yaşamları için çalışıyorlar.

Bahçeye koyduğum dağ gibi bulguru 2-3 gün içinde yok ettiler. Gözlerime inanamadım. Açtıkları delikten hepsi yuvalarına gidiyor.

Yerin altında nasıl bir düzen var. Anlaşılır gibi değil. Deliler gibi çalışıyorlar. Dedikodu yok, kavga yok, kıskançlık, haset hiç yok. Kargaşa, kaos yok. Tek dertleri yaşam ve ayakta kalma çabası.

Araştırmacılar karıncaların yer altındaki kilometrelerce uzunluktaki yuva ve yerleşim düzenlerini incelediklerinde şaşkınlığa uğruyorlar. Nasıl bir düzen bu anlayabilmiş değilim.

Bazen büyük bir yiyecek parçasını 3-4 karınca bir araya gelip hep beraber sürükleyerek yuvalarına götürüyorlar. Çok enteresan ölü bir karıncayı bile hep beraber alıp taşıyorlar.

Sürekli bir disiplin ve intizam içindeler. Dikta yok, zorlama yok, terör yok, balyoz hiç yok. Saygı ve sevgi içinde nesillerini sürdürüyorlar.

Onlardan saygıyı, sevgiyi, disiplini, azmi ve hayata karşı direnmeyi yine ve yeniden öğreniyorum.

Bu yaşta bile öğreneceğim ne çok şey olduğunu fark edebilmek ne güzel. Her zaman olduğu gibi yine tekrarlıyorum. Anlayana hayvan olayı bir felsefedir.

Şimdi son hasat zamanıdır. Evimin bahçesinde bir nar ağacı vardı. Her yıl narlarını sevgiyle topladığım. Artık bahçede kocaman apartmanlar var. Ağaçlarımı kesip yok etmişler.

Bir tek nar ağacım kalmış gözden uzak ve boynu bükük. Oysa evler yapılırken hiçbir ağacın kesilmeyeceğine dair söz almıştım. Gülibrişim ağacım taşınıp başka bir köşeye dikilecekti.

O ağaç yıllarca bana gölge etmiş, her akşam güzel kokusu ile beni mutlu etmişti. O ağaç da bütün ağaçlar gibi kesilmiş.

Şarkılarda olduğu gibi “O ağacın altı” kalmamış. Anımsayacak tek bir bitki bile kalmamış bahçemde. Oysa söz kurşun gibi ağırdır. Ağızdan çıktı mı unutulmaz.

Bahçedeki ağaçlarımın öyküsünü bir gün tekrar yazacağım uzun, uzun.

Ama ağaçlarım hiç affetmeyecek. Şimdi son hasat zamanıdır deyip üzerinde kalan iki narı alıp geldim.

Bahçemin son hasadı ve son narlarım. Oysa nar bereket ve cenneti simgeleyen bir meyvedir.

Einstein der ki,

“İnsanlar ikiye ayrılır. İyi insan ve kötü insan.” Ben iyi insan cenahında kalmayı seçtim.

Elimde kalan sadece iki tane nar.

Dağarcığımda daha neler var.

Yüreğim istese bir bahar bağışlar.

Gördüklerim neye yarar.

Kötüye cennet bile dar.

Bahçeme artık, sadece hüzün yağar.

Bu kalem  istese daha neler yazar..

Ben karıncalar gibi yaşamayı, elimden, dilimden ve yüreğimden geldiğince sevdiklerimle aynı yolda yürümeyi, ihanet etmemeyi, bir nar gibi bereketli olmayı ve cennete gitmeyi tercih edenlerdenim.

Gulturan55@hotmail.com

Hangi tarihte emekli olacaksınız?
Ali Tezel yazdı…
26 Ekim 2012 Cuma,
Kadınlara emeklilik ne zaman?

Mayıs 2008’e kadar işe giriş başlangıcı olan kadınların prim günü şartı çalışma sürelerine bağlı olarak 5000 güne kadar düşerken, bu tarihten sonra işe girenler 7.200 günü tamamlamak zorunda. Bu şart yerine gelse bile en erken 58 yaşında emekli olabilecekler

Bugün sizlere eski adıyla SSK yeni adıyla 4/A sigortalısı olan kadınlarımızın hem normal hem de yaşlılıktan emeklilik şartlarını ve kademelendirmeye göre emeklilik yaşlarını vereceğiz. Eski adıyla SSK yeni adıyla 4/A’lı olarak emekli olacak olanlar aşağıdaki açıklanan durumlara göre belli edilen emeklilik şartları ile emekli edileceklerdir. Tablodaki işe başlama tarihinden maksat, SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı veya özel banka/borsa sandıklarının iştirakçisi olarak ilk kez sosyal güvenlik sistemine dahil olunduğu tarih. Çıraklık ve staj süresi ise sigortalılık başlangıcı değil. Yukarıdaki üç şartın tamamının gerçekleşmesinden sonra talep ile emekli olunabilir. Hangi kurumdan emekli olunacağının tesbiti; son 7 yıllık prim/kesenek ödeme süresi (boş geçen süreler sayılmaz) içinde en çok hangi kuruma prim ödenmiş o kurumdan ve o kurum mevzuatına göre belli edilir.

01.05.2008 SONRASI İŞE GİREN KADINLAR İÇİN ŞARTLAR NE?

İlk defa 01.05.2008 tarihi ve sonrasında işe girmiş yani sigortalı olmuş veya olacak bayanların 4/A bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için prim gün sayısı şartı 7000 gün değil 7200 gün olarak uygulanır. Emeklilik yaşlarının tesbiti de 7200 günü tamamlayacakları zaman göre belli edilir.
Buna göre;

1) 7200 günü 31.12.2035 tarihine kadar tamamlayan bayanlar 58,
2) 1/1/2036 ilâ 31/12/2037 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 59,
3) 1/1/2038 ilâ 31/12/2039 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 60,
4) 1/1/2040 ilâ 31/12/2041 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 61,
5) 1/1/2042 ilâ 31/12/2043 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 62,
6) 1/1/2044 ilâ 31/12/2045 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayanlar için 63,
7) 1/1/2046 ilâ 31/12/2047 tarihinden sonra 7200 günü tamamlayanlar için 64,
8) 1/1/2048 tarihinden sonra 7200 günü tamamlayan kadınlar için ise 65,

yaşında emekli olurlar.

YAŞLILIK ŞARTLARIYLA EMEKLİLİK OLABİLİYOR
Bazı çalışanların prim ödeme gün sayıları 5000’lere ulaşamaz işte onlar için de daha az prim ödeme gün sayısı ile ilerlemiş yaşlarında emekli edilmeleri de mümkündür.

Kadınların SSK’dan 3600 gün ile yaşlılıktan emeklilik şartları (08.09.1999 öncesi işe girenler)

08.09.1999 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 4447 Sayılı Kanun ile eklenen 506 Sayılı Kanun’un Geçici 81. Maddesinin (A) bendine göre;
08.09.1981 (dahil) den önce işe başlamış olan KADINLAR 3600 gün sayısını tamamlamak şartıyla eskinden olduğu gibi 50 yaşında emekli olacaklardır.

4759 Sayılı Kanuna göre ise;
23.5.2002 tarihinde 15 yıllık sigortalılık süresini tamamlamış, 50 yaşını doldurmuş ve 3600 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş bulunanlara (yani 3 şartı da yerine getirmiş olanlar) istekleri halinde emekli olabilirler.

Yukarıdaki şartları yerinde getiremeyenler ise;

Aşağıdaki ÜÇ şarttan hepsini tamamladıkları tarihe göre 50 yaşından geç emekli olacaklardır ve emekli olacakları yaşlar aşağıdaki gibidir.
3-Aşağıdaki ÜÇ şartın tamamını,
I-En az 15 yıllık sigortalılık süresi (işe başlama tarihinden emekliliğe kadar geçen süre)
II-En az 3600 gün malüllük-yaşlılık ve ölüm sigortaprimi ödemiş olmak,)
III-50 yaşını tamamlamış olmak,
Şartlarını;

1-24.05.2002-23.05.2005 tarihleri arasında yerine  getirenler,  52 yaşında
2-24.05.2005-23.05.2008 tarihleri arasında yerine  getirenler,  54 yaşında
3-24.05.2008-23.05.2011 tarihleri arasında yerine  getirenler,  56 yaşında
4-24.05.2011 tarihinden sonra yerine getirenler,    58  yaşında,

Emeklilik talebinde bulunabilirler.

Not: Bu hesaplamayı yaparken 15 yıllık sigortalılık süresi, 3600 gün sayısı ve 50 yaş şartlarından en son hangisi tamamlanıyorsa, o tarih esas alınacaktır.

KADINLARIN SSK’DAN 4500 GÜN İLE YAŞLILIKTAN EMEKLİLİK ŞARTLARI
(09.09.1999 ile 30.04.2008 arasından işe girenler)

09.09.1999 günü ile 30.04.2008 günü arasında işe giren bayanların kısmi emeklilik şartlarıyla yani 4500 gün sayısı ile emekli olabilmeleri için 58 yaşını tamamlamış, 25 yıldan beri sigortalı olması ve en az 4500 gün sayısı ile yaşlılıktan kısmi emekli olacaklardır. Görüldüğü üzere, 08.09.1999 gününden sonra işe girenler için normal emeklilik şartlarında sigortalılık süresi diye bir şart kalmamış iken kısmi emeklilik için 25 yıllık bir sigortalılık süresi şartı da getirilmiştir.

KADINLARIN SSK’DAN 5400 GÜN İLE YAŞLILIKTAN EMEKLİLİK ŞARTLARI
(01.05.2008 günü ve sonrasında işe girenler)

İlk defa 01.05.2008 tarihi ve sonrasında işe girmiş yani sigortalı olmuş veya olacak bayanların 4/A bendi kapsamında sigortalı sayılanlar için kısmı emeklilik şartının prim gün sayısı şartı 5400 gün olarak uygulanır. Emeklilik yaşlarının tesbiti de 5400 günü tamamladıkları/tamamlayacakları zaman göre belli edilir.

Buna göre;
5400 günü 31.12.2035 tarihine kadar tamamlayan bayanlar 61 yaşında emekli olurlar ama diğerleri için yaş,
1) 1/1/2036 ilâ 31/12/2037 tarihleri arasında 5400 günü tamamlayan kadınlar için 62,
2) 1/1/2038 ilâ 31/12/2039 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayan kadınlar için 63,
3) 1/1/2040 ilâ 31/12/2041 tarihleri arasında 7200 günü tamamlayan kadınlar için 64,
4) 1/1/2042 tarihinden itibaren ise kadın için 65,
olarak uygulanır. Ancak yaş hadlerinin uygulanmasında 5400  prim gün sayısı şartının doldurulduğu tarihte geçerli olan yaş hadleri esas alınır.

İKİ MESLEK GRUBUNUN YIPRANMASI KALDIRILDI
1.10.2008 gününe kadar basın ve gemi adamları yıpranmalı (ilave sigortalılık süreli) olarak çalıştılar ve yıpranma hakkı 1.10.2008 günü kaldırıldı. Şimdi gazetecilerin emeklilik hesaplaması için hangi işlemleri yapacaklarını açıklayacağız. 1-23.05.2002 gününe kadar SSK hizmet cetvelinde ne kadar (2A veya 3A gününüz var toplayın ve çıkan sonucu dörde bölün. Mesela, 23.05.2002 gününe kadar basında (2A veya 3A) olarak 3200 gününüz varsa dörde böldüğünüzde 800 gün edecektir. 800 gün de 2 yıl, 2 ay, 20 gün eder. (SGK’da yıl 360, ay da 30 gündür) 2-Şimdi bulduğunuz dörtte birlik gün sayısı kadar ilk işe girişinizi geriye çekin ve bulduğunuz işe giriş tarihine göre tablodan emeklilik şartlarınızı bulun. 3Son olarak da ilk işe girişinizden 1.10.2008 gününe kadar olan basın (2A veya 3A) günlerinizi toplayın ve dörde bölün. Çıkan gün sayısı kadar da tablodan bulduğunuz emeklilik yaşınızdan düşme hakkınız var ve ilk işe girişinizi de bu süre kadar geriye çekme hakkınız var.

Haberin Lİnki:http://ekonomi.haberturk.com/is-hayati/haber/788478-hangi-tarihte-emekli-olacaksiniz

SİLAHLARIN İBADETİ…

Niçin kızdın hoca…

Biri öldürmek…

Öbürü yaşatmak…Hangisi yüce…

*

Aynı gün hayvan dostları sokaklarda, yanlarında ekmeklerini paylaştıkları dili olmayan dostları canlılar…

Kediler, köpekler, kuşlar…

Onları öldürmek isteyen kanunu durdurmaya çalışıyorlar…

Öğrenciler vardı aralarında mesela; ayağında ayakkabısı eskimiş, harçlığını can dostu köpeği ile paylaşan…

Kadınlar vardı; dünyaya annelerin getirdiği her canlıyı seven…

Erkekler, yiğitliğin öldürmek değil, yaşatmak olduğuna inanmış…

İnsanlar vardı orada…

İnsanlar…

*

Aynı gün “kesme” ilanları, anonsları, reklamları yapılıyordu…

Üç ayağını bağlayacaksın, bir ayağı ile çırpınsın diye…

Sevabına hani, tek ayakla çırpınma hakkı…

Satırla dana kovalama görüntüleri televizyonlarda, yatmayanların önce ayaklarını kırdıkları var arşivlerde..

Kesilecek bir kuzunun filmiydi; onu besleyen dostu çocuğun arkasına takılmış, koşturuyorlardı okulun önünde…

Çocuk ağladı…

Çünkü şurada iki günü kaldı…

*

İşte…

Birincisi yaşatmak için çırpınmak…

İkincisi öldürmek için…

Hiç ikisi bir olur mu?..

*

Hepimizin inancı var…

Kimse kimsenin ibadetine dil uzatamaz, karışamaz ve yargılayamaz…

İnanmak bir temiz duygudur…

Kuran’da kurban kesmek sadece uzun yoldan gelmiş hacıları doyurmak için, hac mahali içindir, aç bak bari…

Ya da “Kesmek yerine parasını veririm; çocuklara sevinecekleri giysiler, ayakkabılar, oyuncaklar, hastalandıklarında ilaç alınsın” derseniz…

Bu niçin dine aykırı olsun?..

*

Ama şehirleri kızıl kana bulayarak, sokakları kan kokutarak, ırmaklardan bile kan akıtarak çocukların gözü önünde, acemi bıçaklarla bir canlıyı kesmenin neresi ibadettir?..

Sorun gerçek âlim Prof. Hüseyin Hatimi’ye…

Akıl bilmiyorsa…

*

Ve sorun:

Tüm dünyada barış rüzgârları eserken niçin Müslümanlar birbirlerini kesiyorlar?..

Bu tekbir sesleri ile insan öldürmek nereden geliyor?..

Sadece bu topraklardaki bu vahşet, bu linç, bu katliamlar, bu acılar, bu yok ediş, bu bombalar, bu kan niçin?..

Çocuklara öyle mi öğretildi; kesmek ibadet ise…

İşte…

Silahların ibadeti midir bu?..

***

23 Ekim 2012 – bcoskun@cumhuriyet.com.tr

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: