Archive for Şubat, 2012


19 Şubat 2012

 Erzurum’da HES protestosuna katıldığı için ‘eylemlere katılanlarla görüşmeme’ cezası alan 17 yaşındaki Leyla hakkında bu kez 3 ayrı suçlamayla 9 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı

Tortum İlçe Jandarma Komutanlığı’nda er olarak vatani görevini yapan 22 yaşındaki Abdullah Teke, Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği dilekçede, 5 Ağustos 2011 günü Leyla Yalçınkaya’nın attığı taşla yaralandığını, er Adil Aldemir ise aynı gün kendisine ’şerefsizler’ diye bağırarak hakaret ettiğini ileri sürdü.

Er Abdullah Teke, 12 Eylül 2011 günü Leyla Yalçınkaya’nın jandarma aracının yanından geçerken kendisine ‘ağır küfürler’ ettiğini iddia etti. Leyla Yalçınkaya ise hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.

Ancak Tortum Cumhuriyet Başsavcılığı, Leyla Yalçınkaya hakkında Çocuk Mahkemesi sıfatıyla Tortum Sulh Ceza Mahkemesi’nde ’hakaret’, yine Çocuk mahkemesi sıfatıyla Tortum Asliye Ceza Mahkemesi’nde ’hakaret’, ’görevi yaptırmamak için direnme, kasten yaralama’ suçlarından dava açtı.

21 Şubat günü Tortum Adliyesi’nde başlayacak ilk duruşmayı, CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur başkanlığındaki bir heyetin de izleyeceği belirtildi.

’KARGALAR BİLE İNANMAZ’

Leyla Yalçınkaya’nın savunması üstlenen avukat Ercüment Şenol, Bağbaşı’nda vatandaşların HES yüzünden güvenlik kuvvetleriyle karşı karşıya geldiğini anımsattı. Cumhuriyet savcılarının bir takım davalar açtığını anlatan Ercüment Şenol, çocuk mahkemesinde yargılanan bir kızın jandarma Abdullah Teke’yi dövdüğü, yaraladığı ve hakaret ettiğine ’kargaların bile inanmayacağını’ söyledi. Avukat Ercüment Şenol şöyle konuştu:

“Bay Teke iftira etmiştir. Aslı astarı yok. Adalete inanıyoruz. Leyla duruşmada beraat edecektir. Bay Teke’nin attığı iftiradan yüzü kızaracaktır. Devletin silahlı görevlisine bir kız çocuğu nasıl engel olur? Leyla HES mağdurudur. Güvenlik kuvvetlerinin aşırı güç kullanımına maruz kalmıştır. Geleceği karartılmak istenen insan konumundadır. İkinci kez, inşallah mahkemede mağdur olmayacaktır.”

ÖDÜK VADİSİ’NDE NELER OLDU?

Tortum İlçesi’ne bağlı Bağbaşı, Serdarlı ve Pahlivanlı beldeleriyle Dikmen, Uzunkavak köylerinden geçen Ödük Çayı üzerine kurulması planlanan üç ayrı HES’e karşı çıkan köylü kadınlar, uzun süre iş makinalarının çalışmasına izin vermedi.

Ödük Vadisi’nde ’Canımızı verir, suyumuzu vermeyiz’ diyerek sık sık eylem yapan köylülerle güvenlik görevlileri arasında arbede yaşandı. Güvenlik görevlilerinin sert müdahaleleri karşısında bazı kadınlar ve çocuklar baygınlık geçirdi.

Vadide 3 milyon organik meyve ağacı bulunduğunu ve yörede organik tarım yapıldığını belirten yöre halkı, HES’lerle ayrıca bölgedeki çeşitli uygarlıklara ait izlerin silineceğini, zorunlu göç olacağını savundu. HES’lerle birlikte kırmızı benekli doğal alabalıkların sonunun geleceğini öne süren köylüler, yaptıkları eylemlerle HES’e direniş gösterdi.

Eylemlere katılan kadın ve erkeklerin bazılarına 250’şer lira para cezası vermesinin yanı sıra, o dönem 17 yaşında olan Leyla Yalçınkaya’ya da mahkeme tarafından, ’HES’in çalışma alanlarında bulunmama ve eylemlere katılanlara görüşmeme’ cezası verildi.

Geçtiğimiz günlerde HES eylemine katılan köylü kadınlarla Ankara’ya giden Leyla Yalçınkaya, CHP grup toplantısına katılıp destek istedi. Ödük Vadisi’ndeki HES çalışmaları da 2 yıllık bir aradan sonra geçen yılın son aylarında yeniden başladı.

 

(ntvmsnbc)
 
cnn
19.02.2012
220′nin üzerinde ülkeye 20 binin üzerinde mal ihraç eden Türkiye’ye, dünyanın her yerinden çok ilginç ürünler için talep yağıyor. Gelen ilginç  ürün istekleri ihracatçı için bir fırsat kapısı doğuruyor.
(AA) –

Küresel ekonomik krize rağmen 2011 yılını rekor ihracat rakamıyla tamamlayan Türkiye’ye, çok değişik ürünler için talep yağarken, genişleyen ürün yelpazesi içinde, eşek derisinden kurtlu elmaya, domuz postundan kavun-karpuz kabuğuna, tabuttan vişne sapına, tavuk bacağından kurtlu elmaya ve kurutulmuş kefal yumurtasına kadar çok ilginç  ürünleri ithal etmek isteyenler da bulunuyor.

Ekonominin lokomotifi olarak gösterilen ihracat 2011 yılında 135 milyar dolara ulaşırken, kuzeyden güneye, doğudan batıya 220 ülkenin üzerinde, Türk ürünleri için talep yağıyor.

Yaklaşık 20 bin çeşit ürün ve 53 binin üzerinde ihracatçı firma ile dünya ticaret sahnesinde yer alan Türkiye, sanayi, tekstil, konfeksiyon, demir-çelik ve tarımsal ürünleri gibi temel ürünlerin dışında, akla gelmeyecek kadar ilginç ürün talepleriyle karşılaşıyor.

AA muhabirinin ihracatçı birlikleri bültenlerinden yaptığı derlemeye göre, Avrupa ve ABD  pazarının miktar ve kalem olarak Türk ürünlerine talebi fazla olurken, bunları Ortadoğu ve Arap ülkeleri izliyor. Türk ihracatçıları Belize, Virgin Adaları, Ceuta ve Mellilla, Lesotto, Mayotta, Tuvalı, Kape Verde, Cayman adaları gibi haritada yeri bile zor bulunan ülkelere bile ihracat yapıyor.

Eşek derisinden vişne sapına

Ülkelerin ithalat şirketleri, eşek derisinden domuz postuna, vişne sapından salyangoza, tavuk bacağından kahve kavurma makinesine, hayvansal iç yağı, dondurulmuş karides, kadın saçı, kuş tüyü ve kurutulmuş kefal yumurtasına kadar çok sayıda ilginç  mal istiyor. Türkiye’de basılan Kur’an-ı Kerim’e de Avrupa ülkelerinden yoğun ilgi bulunuyor.
Geleneksel Türk yemekleri, milli içecek sayılan rakı ve boza, Türk şarabı, Türk lokumu, döner bıçağı, çemen, halı, ponza taşı, hayvansal iç yağı, atık yağ, baklava, seccade de çok talep gören ürünler arasında yer alıyor.

Tüketilmeyen ürünler fırsat kapısı

Türkiye’de pek tüketilmeyen ürünler de ihracatçılar için adeta fırsat kapısı. Kurbağa ve tavuk bacağı ve organik olduğu gerekçesiyle tercih edilen kurtlu elma gibi ürünlerin ihracatçıya ciddi karlar bıraktığı belirtiliyor. Türkiye’de tüketilmeyen bu tür ürünler özellikle Avrupa ve Uzakdoğu’da alıcı buluyor. Kurbağa ve kurbağa bacağı Fransa  başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri, Lübnan ve Uzakdoğu’dan ciddi talep geliyor. Çin de tüketilen tavuk bacağı için de bu ülkeden yoğun talep geliyor.

Türkiye’nin Melburn Ticaret Ataşeliğine ilan bırakan Avustralyalı KP Lawyers And Baristerss firması tıbbi üretimde kullanılmak üzere eşek derisi talebini iletmiş durumda.

Kozmetik sektörünün ilginç  talepleri

Özellikle kozmetik sektöründe kullanılmak için kavun, karpuz, turunçgil kabukları, kayısı ve zerdali çekirdeği, keçi boynuzu, meyan kökü yurt dışından gelen en fazla talepler arasında yer alıyor. Salyangoz ihracatının da girişimcilere ciddi karlar bıraktığı belirtiliyor. Türkiye’de tüketilmeyen salyangoz daha çok Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerine ihracat ediliyor.

Gelen talepler

Türkiye’ye gelen mal taleplerinden bazıları şöyle:

ABD : Meyan kökü, kerevit (tatlı su ıstakozu), kuluçka makinesi, kurtlu elma, dansöz kıyafeti, çömlek.
Almanya: Meşe palamudu, palamut tırnağı, keçi boynuzu, kurtlu elma, kavun ve karpuz kabuğu, salyangoz, kerevit, şal, çörek otu.
Avustralya: Eşek derisi.
Birleşik Arap Emirlikleri: Dondurulmuş tavuk eti, kullanılmış ayakkabı, ikinci el buzdolabı.
Bulgaristan: Atık yağ.
Çin : Tavuk bacağı.
Fransa : Ponza taşı, tabut, giyim mağazaları için manken, parfüm için cam şişe, kurbağa bacağı, kavun, karpuz ve turunçgil kabuğu, meyan kökü, salyangoz, doğadan çıkan bitkiler, geleneksel Türk yemekleri kitapları, antika, sakız hammaddesi, kemik yağı, kiraz çekirdeği.
Finlandiya: Üfleme cam.
Güney Kore: Dondurulmuş incir, organik pamuk, kurutulmuş kefal yumurtası, tavuk bacağı, balık yemi, kedi bağırsağı.
Hindistan: Traverten ve kalker, doğalgaz taşlar, Antep fıstığı, tahin, helva, nargile, koyun yünü.
Hong Kong: Tuz, tuvalet kağıdı, kozmetik ürünleri için boş kap.
İngiltere: Keçi boynuzu.
İran: Tuz, petrol ve gaz sondaj çamur ve kimyasalları, zımpara taşı, seccade.
İrlanda: File şeklinde torba, iş eldivenleri, kurutulmuş meyve, ipek ve pamuklu kaftan.
İspanya: Meyan kökü, şifalı bitkiler, yılan balığı, keçi kılı.
İsviçre: Meşe palamudu, palamut tırnağı.
Rusya: Vitrin mankeni, ressam gereçleri, hurda, prezervatif ve prezervatif makinesi, deniz tuzu.
Japonya: Dondurulmuş karides, kumaş, Türk şarabı ve rakısı, pasta, nazar boncuğu, namaz takkesi.
Kenya: Duvardan duvara halı.
Kırgızistan: Hayvansal iç yağı.
Kuveyt: Kadife seccade, kadife halı, banyo süngeri, ayna, araba lastiği.
Lübnan: Mavi boncuk, taklit mücevherat.
Mısır: Maya, sabun, duvar kağıdı, dondurulmuş tavuk, mandıra ürünleri, kümes hayvanları, halı kilim.
Polonya: Ayakkabı tabanı için dana ve kuzu derisi, domuz postu, ameliyat masası.
Suudi Arabistan: Yaprak sarması, Türk yemekleri kitabı, başörtüsü, seccade.
Tunus: Taranmış yün.
Ukrayna: Beyaz hardal tohumu
Yeni Zelanda: Kahve kavurma makinesi.
Yunanistan: Döner bıçağı, geri dönüşüm kovası, takı, halı, pil, kozmetik ürünleri, saç ve saç ekleme ürünleri, gelinlik, tabut, antika, Türk hamamı malzemeleri.

 BİR  ARKADAŞIN DİLEĞİ

‘Gittiğin her yerde ve yaşadığın her anda, şans seninle birlikte olsun’

Tüm Doğa ve Hayvan Dostaları,

”Gittiğiniz  her yerde ve yaşadığınız  her anda, şans sizlerle  birlikte olsun”

 

Nadir  Gürkan Yetkin

Bolu Gündem

16.02.2012

Hayvan severliğin her derecesini gördüm de akrep severlik beni gerçekten şaşırttı. Bazı okurlarımız (Bay Başkan yalakaları) geçen hafta yazmış olduğum Akrep Başlıklı yazıma aşırı tepki verdiler. Eleştirileri incelediğimde gülsem mi? kızsam mı?. Bilemedim. Şahsımın 1995 yılından beri oldukça yakından tanıdığım Bay Başkan’ı neredeyse hiç tanımadığımı hatta ileri giderek Bay Başkanın bir melek olduğu iddiaları yalakalık seviyesinin nerelere ulaştığını gösteriyordu.
Şimdi gelen yoğun istek üzerine zeytin dalı uzatıyorum. Hatta geçmişe sünger bile çekebilecek bir olgunluk içersinde!
Bu durumu daha ileri boyuta taşıyarak herkese zeytin dalı uzatıyorum!

Tek sorun şu:
Ben sadece bir dal uzatma ile her şeyin hallolacağını düşünmüyorum!
Yine başkan insanlara insan gibi davranamaya, hatta son günlerde olduğu gibi hayvanlara da hayvan gibi davranmaya devam edecek!
Yine hakkındaki veyahut almış olduğu kararlarla ilgili hiçbir eleştiriye tahammül edemeyip, eleştiriyi yapanlara karşı ciddi bir cihada kalkışacak!
Tüm bu olanlar yetmezcesine dalkavukların omuzlarında o nedensiz tepeden bakma edasını sürdürecek!
Merak ettiğim konu ise, biz zeytin dalı uzatacağız da, Bay Başkan elindeki kızılcık sopasını bırakabilecek mi?
Hiçbir işe yaramayan beceriksiz elemanlarından arınabilecek mi?

Bir erdemlilik örneği gösterip, kiminle ne problemi varsa oturup sorunların çözümü hakkında basın önünde görüşebilecek mi?
En büyük handikapı olan hakaret dolu sözler sarf etmeyi ve aşağılamaya varan hitap alışkanlığını terk edebilecek mi?
Bu konuda umudunuz var mı diye soracak olursanız cevabım elbette ki “Yok!” olacaktır.
Ancak sırf sahte isimle şahsımı tanımadığı halde başkan ile menfaatlerim olduğunu ve bu menfaatlerim yüzünden başkan ile ters düştüğüm iddiasında bulunabilecek kadar şuursuzca davranabilen bir okurum hatırı kırılmasın diye tüm samimiyetimle bir zeytin dalı uzatıyorum!
Uzatılan bu dal çok kısa bir süre içersinde Bay Başkan tarafından tereddütsüz kırılacağı için sonuçlarını beklemek için fazla bir zaman süreci beklentisine de gerek yok!
Eleştiride yazılı olan bir söz var!

Bu zeytin dalına rağmen değişen bir şey olmaz ise bu okurum ve onun gibi düşünenlerin de arkamda yer alacaklarını belirtmeleri!
Benim için en önemli beklenti sadece bu!
Sözümü tekrarlıyorum!
Önemli olan Bolu’dur(!) kişilerin ve boş sözlerin bir anlamı yoktur!
Bolu’nun her yönü ile gelişimi için yapmamız gereken sadece bir zeytin dalı uzatmaksa bunu hiç gocunman elbette ki yapabiliriz!
Ancak göreceksiniz!
Siz ne yaparsanız yapın, ne söylerseniz söyleyin, Bay Başkan için tüm bu yaptıklarınızın bir anlamı olmayacaktır!
Haydi, bakalım kolay gelsin!
Görelim bakalım kim haklı kim haksız çıkacak?

, 18 Şubat 2012

hayvan_katili_maganda

Badem’in çığlıkları , hepimizin kulaklarından  girip, vicdanlarında  takılı kaldı..

Gördük ki.. 4 yıl önce yapılan eziyet gizli  kalmıyor..

Elbette Badem ‘e  yapılan eziyetin  hesabı sorulacak,

Bir çığlığına dünyayı  degişmeceğimiz hayvanlarımızı  emanet  ettiğimiz, Veteriner Hekim  tarafından sopa  ile vurulması  anlaşılır  degil..

Veteriner Hekimler hayvan sağlığı  eğitimi alıyorlar, Dayak atma gibi özel bir eğitim olmadığını düşünüyorum. Savunmasız bir canlıya dayak  atmak sureti ile eğitmek, çağımızda affedilir değildir. Bırakın Hayvan  sevmeyi, Bu görüntü ve ses kaç kişiyi rahatsız etmiştir. Nasıl olur da  biri video çeker diğerleri de Badem’i sopalar.

Ancak bu video  4 yıl önce çekilmiş,

Kim çekmiş ??

Niye müdahale etmemiş ???

Kaymakamlığa hangi tarihte verilmiş  ??

Suç  kadar bu suç kim tanıklık  edip 4 yıl boyunca susmuş..?

Bunların yanıtlarını arayacağız..Yıllardır..tutuklu   bulunan Yunusların Özgürlükleri için yaptığımız eylemler devam edecektir.. ..

Nerde bir hayvana eziyet varsa…Orada olacağız..

Badem’ e vurulan sopalar bizim üzerimize inse bu kadar canımız yanmazdı..

Oysa savunması olmayan Badem’ e inen sopalar  bizlerde onarılmaz  acılar yaşatmakta….

Onun her çığlığına, bizlerden ses gelecektir…Takipçisi olacağız ve bu kişinin ceza alması için ilgili meslek odasından savcılığa kadar tüm girişimleri bugün itibarıyla başlattığımızı , Badem ‘in madem sahipleri takip etmiyor biz takip edeceğimizi onun adına kamuoyuna bildiriyoruz.

 HAYTAP  HAYVAN HAKLARI FEDERASYONU

 adına

 BASIN SÖZCÜSÜ

ŞULE BAYLAN

1LOGO

17 Şubat 2012

 

Bugünlerde toprağa cemre düşecek diyorlar…

Düşmesin…

*

Çiçekler açmasın…

Lüzumu yok rengin…

*

Kuşlar ötmesin sabahları…

Sesi çıkmasın kumrunun…

Sussun serçeler…

*

Gün ışığını da istemem başımda…

Razıyım…

Karanlık kalsın…

Güneşi söndürsünler…

*

Kırasım geliyor ellerimi…

Kemancı varsın çalmasın…

*

Sözler şarkıları terk etsin…

Türküleri söylemesinler…

*

O barda arada sırada bir kız çıkar…

Gözleri siyah, bakışları mavi…

Bir sandalyeyi tutarak söyler hüzünlü şarkısını… Hem sevgililerini terk edip kendisi, hem birazdan ağlayacağını bilir garsonlar…

Sussun…

*

Şişeler boş…

Bardaklar dipsiz…

Süt kesilsin rakı…

İstediğin kadar iç…

Cemal sallanamasın…

*

Seni senden almışlarsa…

Korkmuşsan…

Sinmişsen…

Sesin çıkmıyorsa…

Söyleyecek sözün yoksa…

Böyle zamanlarda hava da gerekmez ya…

Nefes kalsın…

*

Sen yoksan…

Issız çöle dönmüşse topraklar…

Kimimiz kelebek, kimimiz uğurböceği, menekşeler açmış başak tarlasına benzemiyorsa vatan…

Görmek istemem…

İki gözüm aksın…

 

******

17 Şubat 2012 – BEKİR COŞKUN

bcoskun@cumhuriyet.com.tr

HANDE DEMİRCİOGLU BİRGÜN/ 12:58 16 Şubat 2012

Beyoğlu üzerinde oynan kapital oyun, salyalarını akıtarak laubali bir söylemle taçlandırılıyor. Taksim Meydanı’nı araçsızlaştırma adı altında geri dönüşsüz yıkımları onaylayan yasanın geçmesi, insanlık durumu adına utanç vericidir. Akıldışı bir planla günümüzü geleceğimizi hapsetme, kontrol etme çabası inceden edilen tehditler derken Gladyo Beyoğlu’nda(!), bizim kıldığımız sokaklarda.
Bireye saygı duymadan, koşar adım alınan bu kararla Gezi Park’ındaki ağaçların kesilmesi öngörülürken, büyük budama Demokrasi ağcımızda gerçekleşmektedir. Demokrasi ağacının budanmasını düşünmek dahi korkunçtur.

Taksim Platformu’nun örgütlediği eylemde, kesilmesi öngörülen ağaçlar sahiplenilmiş, anlamlı çıkışlarla yönetim kınanmıştı. Bu ve benzeri eylemlerin kararlılıkla süreceğini, Beyoğlu’nu hiçbir şekilde terk etmeyeceğimizi belirtmeliyim.

Modern zamanlar, kendini inşa mı yoksa yıkım mı olduğu  kestirelemeyen davranışlarla şekillenmekte. Ortak belleğimiz, hiçe sayılarak sermayenin elinde parça parça boşlatılıyor.

Kent sözcüğünü; mimari kuramlar, kent sosyolojisi gibi disiplinlerle düşünerek tanımlamayı deneyebiliriz. Bunu başarmak zorundayız  çünkü dünyanın sayılı megapollerinden birinde yaşıyoruz.

Mimarlık tarihçisi Spiro Kotof’u anımsıyorum. Kostof, yıkımın faşist düşüncenin taktiği olduğunu bulgulamıştı. Kendi deyimiyle “Öldürmek iyileştirmek değildir. Yıkmak sevgiyi beslemenin asla akıllıca bir yolu değildir” cümleleri bize tanıdık geliyordur sanırım.

Geçmişle bağları kökten kopartacak olan yapıları yıkma işlemi Mussolini’nin temel politikasıydı. İnsanların bilinçdışlarının silinmesine karar vermişti dikta rejimi. Anılar olmamalıydı, yeni yapılar yeni zihniyeti temsil etmeliydi…

Kentin bir parçasına müdahale etmek, fiilen o kentin içinde yaşayan bireylerin kimliğine müdahale etmektir.

Taksim Meydanı bu kentin belleğidir. Barındırdığı yapıların kent kimliliğinin bir parçası olduğunu ve fonksiyonuyla değerlendirildiğinde başka bir alternatifin olmadığını kabul etmeliyiz.

Adım  adım sökülen bellek, bizim. Yıkım tartışmalarında taraf olmak, itiraz etmek, sosyal bir sorumluluktan ziyade kendimizle kurduğumuz ya da kurmaya çalıştığımız ilişkinin de ipuçlarını barındırmakta.

TAKSİM PLATFORMU BASIN BİLDİRİSİ nden notlar

Müzakereye kapalı bir yöntem demokratik katılımcı toplumun ifade biçimi olamaz
Taksim ve çevresinin düzenlenmesi eskiden olduğu gibi yap-boz biçiminde tepeden inme bir kararla biçimlenmesin…  Gelin bu defa farklı bir iş yapalım. Bu uygulama neden kenti fikir yönünden zenginleştirecek, nasıl bir yönetim istediğimizi gösterecek başarılı bir örnek olmasın?
Kent yönetimini görevini yapmaya çağırıyoruz

TAKSİM HEPİMİZİN

 OLGU KUNDAKÇI/BİRGÜN
16 Şubat 2012

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Bilimsel Araştırma Kurulu, hazırladığı raporda, 31 Mayıs 2011 tarihinde Recep Tayyip Erdoğan’ın Hopa mitingi sırasında yaşamını yitiren Metin Lokumcu’nun ölümüne biber gazının neden olduğunu ortaya koydu. Söz konusu rapor; Trabzon Adli Tıp Grup Başkanlığı’nın iddiasının aksine Lokumcu’nun ölümüne neden olacak bir kalp ya da akciğer hastalığının olmadığını, ölümünün kendisinde mevcut olan bir hastalık sonucu gerçekleşmediğini belirtiyor. TTB’nin açıkladığı rapor üzerine savcılığın ciddi bir soruşturma yürütmesi ve sorumluların yargılanması bekleniyor.

TTB Merkez Konseyi Üyesi Osman Öztürk, TTB’nin açıkladığı raporda ölüm nedeninin biber gazından kaynaklandığının net bir şekilde ortaya konduğunu ifade etti. Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı raporun Lokumcu’nun ölümüyle Hopa’da yaşananlar arasında bağlantı kurmamasını eleştiren Öztürk,  şunları söyledi:

LOKUMCU’NUN ÖLÜMÜ KADERMİŞ GİBİ SUNULDU
“Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı raporda Metin Lokumcu’nun ölümü sanki bir kadermiş gibi, Hopa olayları çıkmasaymış, polis öyle şiddet uygulamasaymış, gaz kullanmasaymış bile Metin Lokumcu sanki yine yaşamını yitirecekmiş gibi yansıtılıyor. TTB raporu Lokumcu’nun ölümünün biber gazı yüzünden gerçekleşmesini ayrıntılı bir şekilde, adli tıbbın otopsideki sonuçlarına dayanarak açıklıyor. TTB’nin hazırladığı rapor, Lokumcu’nun ölümünde sorumluların yargılanmasına olanak sağlayacak. TTB’nin raporundan sonra savcının ciddi bir soruşturma yürütmesi gerekiyor.”

“ADLİ TIP KURUMU AKP’NİN ORGANI GİBİ İŞLİYOR”

Adli Tıp Kurumu’nun tüm görgü tanıklarına ve kanıtlara rağmen Lokumcu’nun ölümüyle Hopa’da yaşananlar arasında bağ kurmamasını eleştiren Öztürk, Adli Tıp Kurumu’nun günümüzde AKP’nin bir organı gibi çalıştığını söyledi.

“AİHM’E DE GİDECEĞİZ”
Lokumcu ailesinin ve Hopa olayları tutuklularının Avukatı Meriç Eyüboğlu, TTB’nin açıkladığı raporun sorumluların yargılanmasına kapı aralayacağını umduklarını belirtti. TTB’nin raporunun Adli Tıp Genel Kurulu’na gitmesini talep ettiklerini belirten Eyüboğlu, Adli Tıp Kurumu’nun raporu ve TTB’nin raporu arasındaki farklılığın hukuki süreçte sorun yaratabileceğine de değinen Eyüboğlu “İç hukuk yolları tükenince Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM)’ne gideceğiz” dedi.
TTB’nin raporunda biber gazıyla ölüm arasında kurulan ilişkinin diğer davalarda da emsal teşkil edeceğini belirten Eyüboğlu şöyle konuştu:
“Türkiye’de kullanılan gazlarla ölüm olayları arasındaki bağlantının ispatlanması bizi hukuken kuşkusuz güçlü kılacak. Umuyorum ki Metin Hoca dosyası sadece bilimsel rapor açısından değil bilimle ilgili bir dava açılması açısından da bir ilk olacak. Bu davada sonuç alamasak bile başka dosyalarda mutlaka bu gazın bu kadar fütursuzca, bu kadar keyfi kullanımının bu kadar kolay olmadığını hükümet de devlet de görsün ve anlasın.”


KİM NE DEDİ?

‘BURUK BİR SEVİNÇ YAŞADIK’
Metin Lokumcu’nun oğlu Ulaş Lokumcu, TTB’nin açıkladığı raporun sonucunu beklediklerini dile getirerek şunları söyledi:
“TTB raporunun açıklanmasıyla Adli Tıp kurumunun nasıl asılsız ve üstünkörü bir rapor hazırladığı belli oldu. Raporun nasıl sanki üstten bir emir gelmiş ve öyle hazırlanmış ortaya kondu. Bu durum, devlete nasıl güvenebiliriz kuşkusunu yaratıyor. Adli tıpta bu işi düzenleyen doktorlar nasıl bir emirle bunu yazabildiler, bunun sonrasını düşünemediler mi acaba? Bizim bunu devam ettirmeyeceğimizi, bunun takipçisi olmayacağımızı mı düşündüler? TTB’nin raporu beklediğimiz bir sonuçtu. Buruk bir sevinç yaşadık, çünkü ilk olması hem kendi adıma hem ailem adına bundan sonraki insanların mağdur olmaması için iyi bir şey. Bizim bugün başımıza gelen yarın başkalarının da başına gelebilir çünkü.”

 NEBAHAT KÜBRA AKALIN/BİRGÜN
16 Şubat 2012

Bugün, Türkiye’de önemli kırılma noktalarından biri olan Kanlı Pazar’ın 43′üncü yıldönümü. Kanlı Pazar birçoğumuz aklına Vedat Demircioğlu ile Atalay Savaş’ın katledilişini ve devrimci gençlerin 6. Filo protestolarını getirir. Ve bütün bu yaşananlarla beraber gerici ve faşist odakların günler öncesinden hedef göstermesiyle mitingin kana bulanmasını ve Ali Turgut Aytaç ile Duran Erdoğan’ın katledilmesini… Biz de bugünün önemine binaen Kalkedon Yayınları’ndan çıkan “KANLI PAZAR: 1960’lar Türkiye’sinde Milliyetçiler, İslamcılar ve Sol” kitabının yazarı sosyolog Mustafa Eren ile Kanlı Pazar’ı konuştuk:

>> Kitabın, Kanlı Pazar’a dair hem sağ hem de sol literatürü tarayarak yapılan bir kitap olma özelliği taşıyor. Sizin kitabınızı bu konuda daha önce yazılan kitaplardan ayıran nedir?
Evet, Kanlı Pazar konusunda yapılmış ilk çalışma Kanlı Pazar’ın yaşandığı süreçte Komünizmle Mücadele Derneği yöneticisi olan İlhan Egemen Darendelioğlu’na ait. 1995 yılında yazılan bu kitap sağın bakış açısını en kaba haliyle yansıtıyor. Darendelioğlu bu kitabında 16 Şubat’a “kanlı” değil “şanlı” pazar denilmesi gerektiğini savunuyor. Elbette hiçbir kitap objektif olamaz. Ancak farklı görüşlere yer vererek okuyucularına değerlendirme şansı tanıyabilir. Bu yüzden kitabı yazarken kaynaklarımın kapsayıcı olmasına özen göstermeye çalıştım.

>> Toplumsal tarihimiz bağlamında bir kırılma dönemine tekabül eden katliamın (16 Şubat) öncesindeki tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? O süreçten kısaca bahseder misiniz?
Kitabı iki bölüm halinde düşünmek mümkün. İlk bölümünde Kanlı Pazar’ı ortaya çıkaran süreç anlatılıyor. Burada Türkiye’nin siyasal yaşantısında ortaya çıkan ayrımları ele alıyorum. Kitaptaki temel tezlerimden biri Türkiye’nin siyasal yaşantısında hala varlığını koruyan başlıca ayrımların bu süreçte gerçekleştiği. 1960’a kadar olan süreçte sağ dediğimiz kesim kendi içerisinde bir bütünlük arz ediyor. Milliyetçi mukaddesatçı olarak biliniyor bu kesim.
Sağ ile sol arasındaki ayrım ise milliyetçi mukaddesatçılarla komünistler arasındaki ayrım olarak gösteriyor kendisini. Ancak 1960’lardan başlayarak bu durum farklılaşıyor. 1960’ların sonlarına gelindiğinde sağ milliyetçiler ve İslamcılar olarak ikiye ayrılıyor. 1960’lar soluna baktığımızda da önce Milli Demokratik Devrim, Sosyalist Devrim ayrımını görüyoruz. Sonradan solda yaşanan bu ayrıma Devrimci Doğu Kültür Ocakları’nın kuruluşuyla beraber bir de milliyet temelli ayrım dahil oluyor. Elbette tüm bu ayrımların her biri kendi içerisinde daha da dallanıp budaklanıyor.

NATO ve 6. Filo karşıtı eylemler de 1960’ların ikinci yarısından itibaren gündeme geliyor. 1960’ların başlarındaki basın açıklamalarına bakıldığında Kemalist söylemin varlığı bariz bir şekilde ortada. Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşuyla beraber sosyalist bir mecraya akıyor. 1965 sonrası açıklamalara bakıldığında “sosyalizm” kelimesinin artık sıkça kullanıldığını görüyoruz. 1960’ların sonlarına doğru ise Vietnam’ın, Filistin’in, Küba’nın ve tabii ki Sovyetlerin ve Çin’in devrimci deneyimlerinin etkisiyle silahlı radikal devrimci hareketlerin kuruluşuna doğru gidiliyor.

MTTB AKP’Yİ BAĞRINDAN ÇIKARMIŞ BİR ÖRGÜT

>>Sol’da bunlar olurken sağda neler oluyor? Kanlı Pazar’a hazırlık aşamasında belki de değinilmesi gereken en önemli örgüt MTTB ve komando kampları… Bunları açar mısınız?
Bugüne kadar Kanlı Pazar denildiğinde akla ilk gelen isim her zaman için Mehmet Şevket Eygi olmuş. Bu yersiz bir hatırlama değil elbette. Ancak oldukça yetersiz. Hrant Dink’in öldürülmesi konusunda sadece Ogün Samast veya Yasin Hayal’i hatırlamak kadar yetersiz.
Bu süreçte daha önemli aktörler var. Milli Türk Talebe Birliği, Komando Kampları, Komünizmle Mücadele Dernekleri bu aktörlerin en öne çıkanları. Bu aktörlerin üzerine gidildiğinde bugüne dair de ilginç verilere ulaşılıyor. Komando Kampları’na bakıldığında kontrgerillanın çocukluk çağıyla karşılaşıyorsunuz, MTTB ise AKP’nin kurucularının yarısından fazlasını bağrından çıkarmış bir örgütlenme. Buna Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan da dahil. Komünizmle Mücadele Dernekleri dediğimizde ise karşımıza Fethullah Gülen geliyor. Kitapta bu üç aktörü ve başka yapılanmaları da kendi kaynaklarıyla ele almaya çalıştım.

KANLI PAZAR ORGANİZE BİR KATLİAMDIR

>> Peki 16 Şubat 1969′a yani Kanlı Pazar’a gelecek olursak…
Şubat ayı başında 6. Filo İstanbul’a geliyor ve Dolmabahçe açıklarına demirliyor. Daha 6. Filo gelmeden bir araya gelen ve ağırlığını üniversitedeki gençlik örgütlerinin oluşturduğu sol-sosyalist kesimler bir hafta sürecek eylemlilikler planlıyor ve bunu kamuoyuna da açıklıyorlar. Tüm bu eylemlerin doruk noktasını ise 16 Şubat günü düzenlenecek “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü” oluşturuyor. Yürüyüş Beyazıt’tan başlayacak ve Taksim’de sona eriyor. Solcuların eylemlerinin başlamasıyla beraber sağcı basının başını çektiği bir karalama kampanyası da başlıyor.
İşte Mehmet Şevket Eygi ve onun Bugün gazetesi de burada devreye giriyor zaten. Gün gün tansiyon yükseltiliyor. “Kızılları Boğmanın Vakti Geldi”, “Ya Tam Susturacağız Ya Kan Kusturacağız” manşetleri atılıyor. Ancak 16 Şubat günü yaşananları bu manşetlerin etkisiyle galeyana gelmiş kitlelerin bilinçsiz eylemi olarak görmek de mümkün değil. Yaşanan saldırı organizedir. Sonradan bu gelişmelerin tanığı olan Yaşar Okuyan’ın açıklamaları bu durumu ortaya koymuştur. Solcuların gerçekleştireceği yürüyüşe saldırmak için toplantılar yapılmış, kamyonlarla sopalar getirilip dağıtılmış, sağcılar yanlışlıkla birbirlerine saldırmasın diye yakalarına mavi kurdeleler taktırılmıştır. Yani Kanlı Pazar organize gerçekleştirilmiş bir katliamdır.

>> ‘Kanlı Pazar’ın organize olduğunu da söylediniz, bu çalışmada siz gladyonun rolünün ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Şehirlerde onlarca Komando Kampı’nın kurulduğunu ve yüzlerce ülkücü gencin bu kamplarda “vatan kurtarmak” misyonuyla sola karşı eğitildiğini düşünün. Ve bu durum gizli saklı da gerçekleşmiyor. Gazetelere manşet oluyor. Bunun üzerine ciddi bir şekilde gidilmiş mi? Hayır… Kanlı Pazar gibi organize bir saldırı sonrasında kaç kişi yargılanıyor? Sadece 4. Bu kişiler de ellerinde bıçak insanları bıçaklarken fotoğrafı çekilenler veya bu fotoğraflarda duruma müdahale etmezken görülen polis memurları. Bu kişilerden de sadece ikisi tutuklanıyor ve tutukluluk süreleri birkaç ayı aşmıyor. Bu hamilik elbette birilerini işaret ediyor. Kanlı Pazar’ın gerçekleştiği sürecin ilgi çeken bir diğer ayrıntısı da Türkiye’ye atanan yeni ABD Büyükelçisi. ABD, Vietnam’daki operasyonları yürüten Komer’i Türkiye’ye Büyükelçi olarak atıyor. Elbette çok açık belgelere, bilgilere sahip değiliz ancak tüm bu parçaları birleştirdiğimizde asıl resim hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Kanlı Pazar’ın ardından yapılan açıklamalardan birinde de açıktan “Failler iktidar ve Komer” deniliyor.

GÜL VE ERDOĞAN ÖRÜLEN BARİKATIN ÖZNELERİYDİ

>>Kitapta değindiğiniz en önemli noktalardan biri de; sonraki dönemlerde politik arenada ve devletin en yüksek makamlarında yer alacak olan Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan gibi isimlerin ve bağlı bulundukları siyasal geleneğin Kanlı Pazar’daki rolleri. Bu isimlerin şimdi hükümetin başında olmalarını nasıl değerlendiriyorsun?
Abdullah Gül, 1970’li yıllarda MTTB’nin yayın organına bir yazı yazıyor. Bu yazısında solu tahlil ettikten sonra “bakalım siz mi iktidara geleceksiniz yoksa biz mi” anlamına gelecek sözler ediyor. Geçen zaman gösterdi ki o süreçte sola karşı örülen barikatın nesneleri günümüz siyasal yaşantısının özneleri haline geldiler. Sadece Gül ve Erdoğan’la da sınırlı değil bu durum. O dönemin sağı 1960’tan itibaren siyaset içerisinde daha etkin hale geliyor ve bir ağ şeklinde örgütleniyor. Kitabı yazarken, araştırmalarım sırasında en fazla dikkatimi çeken şey, bugün öne çıkan birçok isimle karşılaşmamdı ki bunlara kitapta yer verdim.

>>Peki, Erdoğan’ın en çok övündüğü şeylerden Biri de ‘derin devleti bitirdik’ söylemdir. Ergenekon davası ile bir hesaplaşmadan bahsediliyor. Ancak Kanlı Pazar sürecinde en aktif yapılardan biri de Erdoğan ve Gül gibi isimlerin de bulunduğu MTTB. Bunu siz nasıl yorumluyorsunuz?
Bu söylemin dikkate alınacak bir yanı yok kanımca. Sözlerin sınandığı yer pratiktir ve daha birkaç gün önce yıldönümünü geride bıraktığımız Abdi İpekçi cinayetinden bugüne yaşanan tüm siyasal cinayetleri, Susurluğu bir kenara bırakalım, Hrant Dink’in katli için bir tek olumlu adım atılmış mıdır? Söylemlere girmişken, bir başka söyleme değinmek gerek. AKP iktidarı, askeri vesayeti kendi lehine aşındırırken İslamcı cenah da bu rüzgarın etkisiyle tüm solu “cuntacı” olarak yaftalamaya başladı. Buna 1960’ların Mahirler’i, Denizler’i, İbolar’ı da dahil. Sapla samanı birbirine karıştırmamak gerek diyorum.

‘NECİP FAZIL AMERİKANCIDIR’

>> Bir diğer isim ise Necip Fazıl Kısakürek. Erdoğan her konuşmasında alıntılar yapar ve kendisinden üstat diye bahseder. Ancak Necip Fazıl’ın o süreçte rolü ve yazdıkları biliniyor. Kendisi açık bir antikomünist mücadele vermiştir. Bu anlayıştan nasıl bir yaklaşım bekleyebiliriz?
O dönem sağın ortak teması antikomünizm. İslamcısı da milliyetçisi de Antikomünizm çevresinde bir araya geliyor. Ancak asıl önemlisi bu antikomünizm değil diye düşünüyorum. Amerikancı oluşları. Necip Fazıl’ın antikomünizmi bilinir ancak, onun “Amerika’yı Tutmak Zoru” başlıklı yazısı bilinmez. Kitapta bu yönlerine de ışık tutmaya çalıştık. Bu yaklaşımdan ne beklenir sorunuza gelince, geçmişe bakıldığında aslında bu yaklaşım kendinden beklenileni yapıyor diye cevap vermek mümkün.

>> Ve son olarak, kitabınızın siyasal ve toplumsal bağlamda ortaya koyduğu bakışı ve perspektifi nasıl okumalıyız sizce? Yani sizce bu kitap, okurunu nasıl kavramsal ve tarihsel çağırmakta?
Aslında kitaba böyle misyonlar yüklemedim. Okura çağrı da yapmadım. Eğer ki bir çağrıdan söz edilecekse kanlı olayların bir daha yaşanmaması adına yapılmış bir hesaplaşma çağrısı olabilir bu. Bir hatırlatma, unutmama ve hesaplaşma isteğiydi benimkisi. Hrant davası bu isteğin ne kadar önemli ve değerli olduğunu gösteriyor.

NEDEN ÖNEMLİ?
16 ŞUBAT 1969; ‘Kanlı Pazar’ Türkiye’de kitlesel ve organize katliamların ilk örneği. Daha sonra gerçekleşen katliamlarda uygulanan provokasyon yöntemlerinin ilk örneklerini de o süreçte görmek mümkün. Bunun dışında bir diğer önemli unsur ise failler. Kanlı Pazar’da İslamcı kimlik milliyetçileri gölgede bırakacak kadar baskın. Ve bir diğer unsur da aslında o dönemde sola karşı kurulan barikatın nesneleri şuan iktidarda…

A Christmas Story – Journey Of The Angels/Silent Night by Enya.wmv

WordPress.com'dan blog alın. | Tema: volcanic tarafından Motion.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: